7 Mayıs 2014 Çarşamba

Sinemanın Edebiyatla Buluşması



Yirminci yüz yıl bize bie sanat armağan ederek çekildi tarihten: Sinema. Aslında sinemanın ortaya çıkış tarihi bir icat gibi görülerek 1895 yılı işaret edilir. Ancak bu sinematografinin bulunuş yılıdır. Sinema bir icat değildir, sadece sinematografinin icadının sonucu olarak doğmuştur sinema denilebilir.

1895’ten hemen bir yıl sonra Osmanlı topraklarına adımı atmıştır sinamatografi ve II. Abdülhamid’in saray çevresinde yaptırdığı gösterimlerin ardından bir iki yıllık süreç içinde de Beyoğlu’na sıçramıştır gösteriler. Her daim yeniliğe aç insanoğlunun sinemayı da yenir yutulur bir şey belleyip çabucak tüketmeye başlamasıyla yeni yönelimlere eğilme ihtiyacı doğmuştur sinema için. Evet, her şeyin kökeninde yatan o yenileşme heyecanı ve tüketmenin verdiği zevk yeni kapıları çalmasına vesile olmuştur bu daha emekleme aşamasındaki sinemanın.

Sinema için tüm sanatların birleşimi derler. Hani öyledir de en son doğan küçük kardeş gibi sanki tüm abilerinin ve ablalarının kıyafetlerini giyen, üzerine bol veya dar gelenleri ata ata tam uyanını bulmaya çalışan çocuklara benzetebilir miyiz sinemayı? Olsa olsa o kıyafetlerden kendine uygun olanını biçme ve dikme yöntemiyle kendine mal eden çocuk diyebiliriz belki. İşte tam da bu aşamada, kıyafetin “konu” sorununa çözümü edebiyatta bulan sinema kardeş, abisi/ablası edebiyatın kapısını tıklatmaya başlar.

Konulu film çekebilme gayreti en başta insanları eğlendirme amacı taşısa da gittikçe ciddi bir uğraş haline dönüşmüş ve sinemanın hikâye anlatabilme gücü onu daha güçlü bir hale getirmiştir. Yeri geldiğinde güçlü bir propaganda aracına bile dönüşmüştür sinema. Tarihin tozlu yapraklarını çevirdiğimizde ve hâlâ sinemanın nasıl etkili bir kitle aracı olduğu gerçeği karşımıza çıkar. Bu özelliğini bir kenara itip sadece hikâye anlatma açısından baksak bile, ele aldığı hikâyeyi nasıl anlattığı veya anlatması gerektiği sorunsalı, sinema üzerine düşünenlerin sayısını artırmış ve elbette sinema yazarları, akımlar, heyecanlar bu sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla sinema artık evin küçük çocuğu değil, asrın sanatı haline gelmeye başlamıştır. İşte sinemanın konu sıkıntısını aşmasına yardım eden büyük güç edebiyat, sinemadan da faydalanmaya böylece başlar. yani sebep sonucu sonuç da sebebi etkiler.

Sinemanın edebiyatla ilk buluşması uyarlamalar sayesinde olmuştur. Yukarıda da dediğimiz gibi, edebiyatın kapısı “hikâye” aşamasında çalınmıştır. Gerek roman gerekse öykü türü sinema için müthiş malzemeler barındırır ancak iki sanatın ilk buluşması tiyatro metinleri etrafında gerçekleşmiştir. Tiyarto oyunlarının sinema senaryosuna benzerliği hatta senaryonun çıkış kaynağını göstermesi bakımından önemlidir. Tiyatro oyuncularının ve yönetmenlerinin sezon oyunları bitince bu oyunları bir kamera çekimi eşliğinde beyaz perdeye taşımaları sinema ile tiyatronun ilk beraberliklerinin sinyalini verir. Ancak sinema tiyatrolaşma etkisinden çarçabuk kendini sıyırır ve kendi yoluna devam eder. Dolayısıyla tiyatro metinleri üzerinden başlayan bu dostluk yerini özellikle roman ve sinema dostluğuna bırakır.

Şimdiye kadar yapılan edebiyat uyarlamalarına baktığımızda seçilen başat türün roman olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Roman hem boyutu hem de olaylar zinciri açısından hikâyeden daha kapsamlı bir veri sunar sinemaya. Özellikle olay odaklı macera veya polisiye diyebileceğimiz tür romanları ile aşk içerikli türlü piyasa romanları sinemanın hikâye anlatma hevesini doyuran kaynaklar olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

Günümüzde çok satan romanların kurgusunun hızlı aktığını tıpkı bir sinema filmi gibi olayların gözümüzün önünde canlandırıldığını görebiliriz. Bu, sinemaya aktarılabilme heyecanının da getirdiği birtakım yazar beklentilerinden kaynaklanmaktadır. Aslında şunu da unutmamak gerekir ki günümüzün okuyucusu aynı zamanda iyi birer izleyicidir. Dolayısıyla okuma ile izleme eylemlerini iç içe geçiren eserler daha çok okunmakta ve dolayısıyla daha çok satmaktadır.

Kendi dilini zamanla kuran sinemanın edebiyatı da etkilemesi kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır. “Sinema edebiyattan nasıl uyarlamalar yapmışsa, edebiyattan etkilenmişse, edebiyatın da sinema anlatımından etkilenmesi kaçınılmazdır” diyen ve kendi eserleri de sinemaya uyarlanan Osman Şahin gibi, Erol Çankaya da, “çağımızın romancısı, okuyucusunun aynı zamanda sinema seyircisi olduğunu unutmamalı” söylemiyle roman yazarken sinemasal düşündüğünü vurgulamaktadır. Dolayısıyla şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki edebî metinler, pek çok yönetmene esin kaynağı olurken, sinema da çoğu yazarın hayal gücünü etkilemiş, sinematografik romanlara zemin hazırlamıştır.

20 Nisan 2014 Pazar

Benim de "İtirazım Var"

Evet, bir festivalin daha sonuna geldik. Ne yalan söyleyeyim bu yıl festival yapılmasın demişliğim, istemişliğim var. Halbuki insanlar en azından böylesi bir gündemin içinde bir nefeslik yer açmak istiyorlar kendilerine belki en haklısından. Ancak kaçmakla, atlamakla, üstünü kapamakla veya konuşmamakla geçer mi, biter mi? Ama bir tarafta resmen kafayı yemek bir tarafta biraz olsun geçiştirmek varken neyi seçeceğimiz elbet bize kalmış. Her zaman tekrarladığım bir sözü yeniden yazmakta bir beis görmüyorum: SİNEMA BİR KAÇIŞ DEĞİLDİR. Dahası hatırlamak, anmak, üzerine konuşmak,yeniden biçimlendirmek, isyan etmektir. Çünkü sinema hayattır. Neyse, bu yıl bu duygularla açtık ve kapattık festivali. İkinci hafta başlayan yarışma filmlerinden "Ulusal Yarışma" kategorisine değinmek istiyorum biraz çünkü artık gerçekten itirazım var.

Küçük bir ilişki kurmayla tabii ki Onur Ünlü filmine atıfta bulunmak isteğindeydim ki itirazım var diyorum. İlkin filme uygulanan akıl dışı +18 uygulamasına hepimizin itirazı var. Festivalin filme benzeyen filmlerinden biriydi İtirazım Var ve sinemanın üzerine aldığı misyonlardan "hatırlatma, kendine getirme" yönünü elbette ki çok yerinde kullanıyordu. Buydu herhal kafaları dellendiren ve filme "insanlık onuru var" deyip sansür uygulattıran. Nasıl bir şey bu?

Görüldüğü üzere "insan onuru" içeriyor film ve bu bir sansür nedeni olarak gösterilebiliyor. İçinde yaşanılan ülkenin nasıl bir kara mizah deryası içinde yüzdüğünü göstermesi bakımından önemli aslında, değil mi?

Neyse, aslında konu İtirazım Var filmi değil, konu yerli sinemanın hali! Belki yerli sinemayı masaya yatırıp kesip biçmek ve sonuçlar çıkartmak adına fazla bir bilgi birikimine sahip değilim ancak bu yıl gördüğüm festival filmlerinden hareketle birkaç kelam etmek istiyorum. Bu yıl festivalde gördüm ki hikâye varsa sinema yok, sinema varsa hikâye yok, bu nasıl iş? Elinizde incir çekirdeğini doldurmayacak bir hikâye var ve bunu anlatmak istiyorsunuz. Niye? Hadi niyesini geçtik, anlatacaksınız anladık ama hikâyeyi sündüre sündüre filmi en az iki saat sunmak niye? Kıyamıyor musunuz cümlelerinize, görüntülerinize? Misal Ayhan Hanım... Biçim denemesi olarak gerçekten tebrik etmek istiyorum Levent Semerci'yi ancak biçime yüklendikçe senaryonun yavan kalması ne iş? Sembolik anlatım diye diye seyirciyi olayın ciddiyetinden koparmak nasıl bir tercih? 12 Eylül dönemini (özellikle 1 Mayıs 1977'yi eksene alarak) anlatmak için "kıydılar güzel çocuklara" cümlesini odağa almak nasıl bir hafifletme?

Peki elinizde "mevsimlik işçiler" gibi gerçekten önemli bir konu varken ve emekle paranın çatışmasını anlatırken bu çatışmanın bir ucuna sadece Kürtleri koymak nasıl bir anlayış? Kazım Öz'ün Bir Varmış Bir Yokmuş filmi çok iyi bir konuyu dillendiriyor. Mevsimlik işçi meselesinden emek/işçi ile güç/sermaye/para çatışmasını perdeye taşıyor. Bu sınıfsal bir mücadele ve anlatılması çok çok önemli. Bu evrensel konuyu yerelleştirmek de ülke sıkıntılarını anlatmak açısından önemli. Ancak bunu etnik köken sorunu haline getirmek? Filmin en büyük çıkmazı bu.

Güzel kadrajlar, samimiyet, doğal oyunculuk... Ancak seçilen hikâyenin birbirine eklemlenemeyen uçları... Sesime Gel böylesi savruk bir film olmuş. Masalla gerçeği iç içe geçirmek elbette iyi bir tercih ancak gerçeğin yere basması gereken ayakları gittikçe ana hikâyeden kopuyor ve bu da Sesime Gel'in önemli bir sorunu. Bunlar değerli filmler, değerli yönetmenlerin işleri. O yüzden beklentilerimiz yüksek. Sinemamız adına birer umut bu isimler bunu da eklemek istiyorum doğrusu.

Yarışma dışı izlediğimiz filmlerden bazıları de ayrı bir fecaat. Misal Uzun Yol. Filmi bitiremediğimi baştan söyleyerek bir arkadaşımın filme yakıştırdığı "gerçek kesit" benzetmesini de eklemek istiyorum. Hikâyeyi geçtim vallahi billahi ama o görüntüler? Çiğ, yapay... Devamlılık hatalarıyla dolu. Üstelik filmin süresi de 110 dk. Doldurulmaya çalışılan felaketler silsilesi... Hani Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisi vardı ya, bir ailenin başına tüm felaketler geliyordu ve artık sıtkımız sıyrılmıştı izlerken. Onun çiğ görüntüler ve "doğal" zannedilen oyunculuklarla perdeye taşındığını düşünün. Karşınızda Samanyolu veya Flash sponsorluğunda çekildiği zannı uyandıran "gerçek kesit"!

27 Ocak 2014 Pazartesi

Savaşa çocuk gözüyle bakmak...

*Evrensel Kültür dergisinde yayımlanan yazımdır.

2003 yapımı Barbarların İstilası (Les Invasions Barbares, yönetmen Denys Arcand) filminde “İnsanlık tarihi vahşetin tarihidir” cümlesi geçer. Bu cümle alır götürür sizi ve aklınızın gidebildiği, bilginizin erebildiği kadar olsa bile tarihi sorgulatır. Belki filmin tek bir cümlesidir bu ancak tüm tarihi özetler niteliktedir. Çünkü insanın insana yaptığını başka bir tür –en azından aklını kullanabilen- yapmaz, yapamaz.

Tarihin görüp görebileceği en acımasız yıkımdır savaş. Tarihin tozlu yapraklarına kaldırılmış veya hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde sürmekte olan gerek fiziksel gerek ruhsal şiddet içeren savaşlara, çatışmalara, yıkımlara, acımasızlıklara tanık olduk ve oluyoruz. Bunlar demokrasi adına yapılıyor, bazen hamaset duygularının kabarması sonucu gerçekleşiyor ve ne acıdır ki dünyadaki toprakları paylaşamayan insan, bir diğerinin hakkına tecavüz edebiliyor. Üstelik kendi de dahil olmak üzere en geçerli hakkın üzerini çiğneyerek, yok sayarak yapıyor bunu. Yani “Yaşama hakkı”... Muktedir olanın ezilene uyguladığı her türlü şiddeti bir savaşma hali olarak kabul edersek, geçmişten günümüze insanlığın her daim bir çırpınma, savaşma içinde olduğunu görebiliriz. Tabiî bunca kıyımın içinde yok olan hayatlar, geleceğin büyükleri ve iktidar kurucuları çocuklar... Daha doğduğu andan itibaren şiddetin içinde kavrulan ve gördüğünü doğru belleyip o yolda bir hayat kuran minik bedenler...

1989’da kabul edilen ve 1990’da yürürlüğe giren “Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin 38. maddesi şöyle der: “Taraf devletler on beş yaşından küçüklerin çatışmalara doğrudan katılmaması için mümkün olan tüm önlemleri alacaktır.” Belki çocukların savaşa doğrudan katılmaları bu sözleşmeye göre engellenebilecektir peki ya savaşı gören, duyan, yaşayan küçük bedenlerin savaşın her türlü halini yaşamaları nasıl engellenecek? Bunun mümkünü var mıdır?


Savaşın çocuk ve gençler üzerindeki etkisi pek çok kez bilimsel nitelikli makalelere, özellikle psikoloji dalının araştırma konularına malzeme olmuştur. Psikolojiden yola çıkarak şu tespiti görebilmemiz önemli: “Korku, bireyin kendini tehlikelerden korumasını ve hayatta kalmasını sağlayan zihinsel bir mekanizma olarak işlev görür. Ancak, bu korku başa çıkılamayacak kadar şiddetli bir hal aldığında bireyin zihnine ayrıntılı bir şekilde kazınan tehdit edici durum artık onun için travmatik bir yaşantı niteliği taşır. Bu bağlamda, yoğun korku, güvensizlik ve çaresizlik duygularıyla başa çıkmada bilişsel ve duygusal yetileri henüz oldukça kısıtlı olan çocuklar için savaş yaşantılarının travmatik bir etki yaratacağı söylenebilir.” (Gülse Erden, Gökçe Gürdil, “Savaş Yaşantılarının Ardından Çocuk ve Ergenlerde Gözlenen Travma Tepkileri ve Psiko-Sosyal Yardım Önerileri” Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2009, 12 (24), 1-13.) Bu doğruları, tespitleri bilimsel niteliği olan yazılardan okumakla roman, hikâye gibi etkileyiciliği yüksek kurgu anlatılardan okumamız arasında farklar olacaktır elbette. Peki ya sinemanın perdeye yansıttıklarında görmek, dinlemek o çocukların hikâyelerini!



Çocuklar savaşta çocuk asker olarak kullanılmalarının yanında casus, haberci, gözcü veya propaganda aracı olarak da kullanılagelmişlerdir. Tabiî ki savaşın perdeye yansıyan halleri içinde de çocukların bu tür görevleri üstlendiklerini görebiliriz. Hatta casus olarak aklımıza hemen küçük Ivan gelir. Ivan’ın Çocukluğu (Ivanovo Detstvo, yönetmen Andrey Tarkovskiy, 1962) adlı filmde annesi ve kız kardeşi Naziler tarafından kurşuna dizilen ve babası da yine savaşta ölen on iki yaşındaki Ivan’ın öyküsüyle karşılaşırız. Filmin ismindeki “çocukluğu” ifadesi hiç çocuk olamamış bedenleri anlatmak için seçilmiş gibidir adeta. Çünkü onlar gibi savaşı yaşayanların hayatları filmde aslında askerlerin sığınak olarak kullandığı kilise duvarında yazan şu cümleyle özetlenmiştir: "8 kişiyiz. Hiçbirimiz 19 yaşından büyük değil. Bir saat içinde kurşuna dizileceğiz. İntikamımızı alın." Düşlerin, savaşın acımasız gerçekliğiyle adeta savaşım halinde olduğu filmde Ivan, yaşının ve bedeninin küçüklüğüne rağmen çocuk olamayanları çok iyi göstermiştir bizlere. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi saldırılarına uğrayan ülkelerin çocuklarından biridir Ivan, peki ya Nazi Almanyasının çocukları?

Roberto Rossellini, 1948 yılında çektiği Almanya Sıfır Yılı’nda (Germania Anno Zero) gerçek mekânları kullanır. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın arda kalan yıkıntıları arasında Almanya sokaklarında dolaştırır bizi. Hikâyesini anlattığı Edmund küçük hayatına büyük bir savaşı sığdırmış bir çocuktur. Savaşın ardından neredeyse yerle bir olmuş Berlin’de hasta babası, ağabeyi ve ablasıyla birlikte yıkık dökük bir hayatı sürdürmeye çalışan Edmund’un gözünden bakarız savaşın sonrasına. Üstelik ortada yeniden bir canlandırma hali de yoktur, çünkü dediğimiz gibi Rossellini gerçek görüntüler kullanmıştır filminde. Neredeyse bir belge-film niteliği bile taşır bu yönüyle film. Bu filmin bir başka değeri de savaşın müsebbibi olan taraftan bakılmasıdır savaş denen cinnet haline. Edmund’un günlerini başıboş, orda burda geçirmesi; dahil olamadığı ortamlardan dışlanması, kendine amaç edinememesi hep bir savaş sonrası yıkımın ve nedensizliğin dışavurumudur. Bir gün karşılaştığı öğretmeniyle arkadaş olabileceğini zannedip kendi dünyasının yıkıntılarınndan bahseden Edmund, yatalak babasından öğretmenine söz açınca, öğretmeni ona Nazizmin “işe yaramayanların yok edilmesinde sakınca yoktur” tarzı çarpık düşüncesini hayatın gerçeği gibi anlatır. Sonrasında babasının ölümüne neden Edmund’un vicdan muhasebesi ve filmin sonunda onu bekleyen ölüm, aslında koskoca bir savaşa neden olan düşüncenin küçük bir bedende yarattığı yıkımı anlatabilmesi açısından trajiktir. Edmund’un ölümünü “Kaldırımda yatan cansız bedeni, bütün değerleri altüst eden Nazizm'in yol açtığı çöküşün mahkeme ilâmıdır sanki” ( Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi, Oğlak Yayınları, s.219.) sözleriyle dile getiren Rekin Teksoy, küçük bir çocuk üzerinden bir dönemi alt üst etmiş bir fikrin çöküşünün nasıl anlatıldığının altını çizer.

Sancılı coğrafyalarda çocuk olmak

Tarihin kıvrımlarında epey zor zamanlar geçirmiş coğrafyalar vardır elbet. Ancak başından bela bulutları gitmeyen, adeta acı çekmek için bir araya gelmiş topraklar, bir başkasının yükünü kambur gibi üzerinde taşıyan ve buna alıştırılan coğrafyaların insanları her daim içinde yaşadıkları acıları adeta içselleştirmişlerdir. Onların acısı var olmanın adeta gerekliliği gibi gösterilmiştir yüz yıllar boyu. İnsan belki de sadece yaşadığına inanmaya başlar hale gelir. İşte öyle topraklardan kopup gelen hikâyeler daha bir iç acıtıcıdır. Bahman Ghobadi’nin 2004’te yazıp yönettiği Kaplumbağalar da Uçar (Lakposhtha Parvaz Mikonand) tam da o acıların içinden seslenir izleyicisine. Türkiye-İran sınırında bir Kürt mülteci kampında, Amerika’nın saldırılarına az bir süre kala başlayan film, küçük yaşlarına rağmen hayatın tüm acımasızlıklarına şahit olmuş çocukları anlatır: Mayın toplayarak hayatını kazanmaya çalışan çocukları... Erkek çocukların ellerini, kollarını, bacaklarını kaybettikleri; kızların erken yaşta –çoğunlukla tecavüz yoluyla- annelikle tanıştıkları yani omuzlarına taşınmayacak kadar yük binenlerin yaşadıkları bir coğrafyadır burası. Derler ki Kaplumbağalar da Uçar bir Kürt hikâyesine dayanır. Hikâye şöyledir:

"Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, çevresindeki kuşları sürekli izler, onlara imrenir. Zaman geçtikçe bu kuşlarla arkadaş olur ve duygularını onlarla paylaşır. Kaplumbağanın isteği yaşadığı gölün diğer tarafına gitmektir; ama kendisi de bilir ki gidecek olsa bu gezi onun için bir ömür sürer. Kaplumbağa ‘Keşke ben de sizin gibi uçabilseydim’ der kuşlara. Kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek isteyen kuşlar da ‘Uçabilirsin!’ derler kaplumbağaya. ‘Kaplumbağalar da uçar!’ Bir dal bulan iki kuş, kaplumbağayı karşıya geçirmek için iki yanından tutarlar ve kağlumbağaya ‘Tek yapman gereken dalı sıkıca ısırmak’ derler. Isırır kaplumbağa ve yükseldikçe yükselirler, uçtukça uçarlar. Ama kaplumbağa korkar yükseklerden ve heyecanla bağıracağı an, çenesi açılıverir. Böylece suya düşer; yani ait olduğu yere, kendi yavaş, imkânsız hayatına. O da yüksekler için yaratılmadığını, kuşlar gibi olamayacağını anlar." Filmin anlattığı çocuklar da birer kaplumbağadır aslında. İsterler ki daha güzel günler görebilsinler. Ancak bir mayın koparır alır her defasında bir organlarını, bazen bedenlerinin tümünü. Bağlar onları yaşadıkları çamurlu toprakların balçıklarına. Gittikçe daha da gömülür ayakları çamura. Bize de ne yazık ki bütün acılara ve savaşlara amansız yakalananların hep çocuklar olduğunu bir kez daha idrak etmek düşer.

22 Ocak 2014 Çarşamba

HAFIZASIZLASTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

** Bu yazı Evrensel Kültür dergisinde (Aralık, 2012) yayımlanan yazımdır.

Ray Bradbury Fahrenheit 451’e giden yolun başlangıcında yazdığı öyküleri anlatırken, Parlak Anka üzerinde durur ve şunları söyler:

Sansür Şefi kitapları kütüphanenin dışarısındaki bahçede yakarken, şehir kütüphanecisiyle birlikte sokağın öbür yakasındaki kafede kahve içer ve elinde buharlar tüten bir cezveyle gelen garsonla sohbet eder:
“Merhaba Keats,” dedim.
“Puslu havaların ve olgun meyvaların mevsimi.” Dedi garson.
“Keats mi?” dedi Sansür Şefi. “Onun adı Keats değil ki!”
“Sahi,” dedim, “Bu bir Yunan restoranıydı, değil mi Platon?”
Garson fincanımı doldurdu. “İnsanların başlarına getirip yücelttikleri bir liderleri her zaman vardır... bu, işte sadece bu, zorbaların türediği kaynaktır; ilk ortaya çıktığı zaman, o bir koruyucudur.”
Sonra, restorandan çıkarken Barnes, az daha düşüreceği, yaşlı bir adama çarptı. Ben onu kolundan yakaladım.
“Profesör Einstein,” dedim.
“Mr. Shakespeare,” dedi.
Kütüphane kapanırken de uzun bir adam çıktı. “İyi akşamlar, Mr. Lincoln” dedim.
“Seksen yedi yıl...” diye yanıtladı.
Kitap yakan şehir bağnazı, bunları duyunca, bütün şehrin, kitapları hafızalarına kaydederek sakladığını anlar. Kitap her yerdedir. İnsanların kafalarında saklıdır! Adam çıldırır ve öykü biter.




Ancak bizim için öykü bitmez, belki de yeniden başlar her geçen günle birlikte. Fahrenheit 451’in yolunu açan küçük öyküler, belki kendilerince görevlerini tamamlamış ve okuyan herkesi etkileyen, filme çekildiğine izleyenleri kendine hayran bırakan Fahrenheit 451’ı bizlere ulaştırmıştır ama biz öykülerin tamamladıkları zamanları yeniden ve yeniden yaşıyoruz.

Michel Foucault, insanlığın dönüşümünün “disiplin toplumu”ndan “kontrol toplumu”na doğru geliştiğini söyler. Disiplin toplumuna işlerlik kazandıranlar, hapishane, tımarhane, okul, fabrika gibi disiplin kurumlarıdır. Bunlar sayesinde toplum, düzene uyar. Kontrol toplumundaysa işleyiş, dışarıdan bir gücün dayatması değil, vatandaşların beyinlerinin aşılanması, öznelerde içselleştirme yoluyladır. Görüntü demokratik olabilir ama özünde son derece baskıcı bir yaklaşımı imler bu. Buradan çıkaracağımız sonuç, disiplin Toplumundan kontrol toplumuna geçişte düzenleyici kurumların insanların kendisine dönüşmeye başlamasıdır. İnsan herhangi bir zorlayıcı dışsal otoriteye gerek kalmadan kendiliğinden bir tür hapishaneye dönüşür. Eylemlerini kendiliğinden bir özdenetimle kontrol altına alır. Bunu çevremizde gördüğümüz olaylarda, sayfasını çevirdiğimiz kitaplarda, perdede bakıp büyülendiğimiz filmlerde her geçen gün bir daha anlıyoruz. Belki kitaplardan, filmlerden (kısaca sanat değeri taşıyan eserlerden) bunca korkulması bu yüzdendir. Buradan da hareketle aklımıza 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldoux Huxley), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Dava (Franz Kafka) gibi kitaplar ve bunların sinemaya uyarlanmış filmleri defalarca gelmelidir.

Neil Postman, “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabında “Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir.” der. Huxley’ye göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için 1984’ün literatürümüze soktuğu Büyük Birader’e gerek yoktur. İnsanlar zaten süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya başlayacak, düşünmeyi unutacaklardır. Orwell ve Bradbury kitapların yasaklanacağı, yakılacağı bir gelecek tasviri yaparken Huxley kitapların artık yasaklamayacağı; çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı bir dünya tasvir eder. Orwell ve Bradbury bilgi yoksunluğunun insanın doğru düşünmesini sekteye uğratacağının ve hâkim gücün kontrolü daha rahat sağlayacağını vurgularken Huxley’nin çizdiği gelecek ve insan algısı, belki de bilgi çokluğunun cehaletle paralel büyüdüğü günümüzdeki hali dillendirir. Bilgiye bu kadar çabuk ve kolay ulaşılan zamanları yaşıyorken pasifizmin bu kadar artması, insanın olayları değerlendirirkenki “umursamazlığı” Huxley’nin duyurduğu gelecek değil midir? Aslında “İnsanın ölümü, bürokratik mekanizmaların ve tümel aklın, tikel aklı egemenliği haline alarak yok ettiği bir durumun adı ise Kafka eserleri tam da bunu tasvir eder.”

Kafka’nın Şato adlı eserini eksenine alan ve bir Kafka biyografisi çizen Kafka filminde, (Steven Soderbergh, 1991) ünlü Kale’nin acımasız sahiplenicilerinden biri şöyle der: “Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.” Bu yüzden bireyin düşünmesi, hareket olanakları kısıtlanmıştır; her dilediğini yapamaz, her şeyi ifade edemez. Zaten ifade edeceği pek bir şey de kalmamıştır elinde, beyninde. Sadece işe gider, sisteme hizmet eder, çarkın bir parçasıdır. İşte insanları pasifize etmenin en kolay ve etkili yolu budur. Aynı şeyleri okutmak, izletmek, düşündür(me)mek! Toplumsal belleğimizin silinmesi ve her şeyi çabucak unutur hale gelmek günlük yaşantımızın vazgeçilmez bir yönü haline getirilmiştir.

1946 yılında yazdığı Ne Kurban Ne de Cellat adlı denemesinde Albert Camus, “insanoğlunun bir başka insanla, insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu”nun ve insanlar arası uzun diyalogların kesildiğini söyler. Diyalogla ikna edilemeyenden korkmayı vurgular. Aslında Kafka’nın Dava’sı da bunun üzerine kuruludur. Orson Welles’in 1962 yapımı Dava uyarlamasının ilk sahnelerinde konuşan insanların hiçbirinin birbirini tamamlar nitelikte konuşmaması dikkat çekicidir. Sorular sorulur ama bu soruların yanıtları yoktur. Ve bu konuşmalar diyalog mantığının dışındadır. Korku çağının belki de en önemli koşulu: Diyalogsuzluk!

Dava’da kahraman K., hangi suçu işlediğini bilmeden yargılanma sürecine girer ve çevresinden de hareketle dava K.’ya bütünüyle doğal bir süreç gibi gözükmeye başlar.1925 yılında yayımlanan, 1962’de filme çekilen Dava’nın yarattığı distopik dünya düzen(sizliğ)i adeta günümüzü anlatır gibidir. Kafka’ya göre K., yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmıştır. Varoluşçuluğun etkileri ve insanın intihar etme seçeneğinin / yaşama son verme hakkının/ varoluşsal bir seçenek olması alegorisi vardır bu mahkumiyette. Çünkü K.’yı dünya/yaşam tutuklu kılıyorsa o tutukluluktan vazgeçmek aynı zamanda yaşamdan vazgeçmektir. Hem böylesi bir karmaşanın içine çekilmekteir K. hem de bu karmaşanın içinde edilgendir. Adeta zalimin mazlumu esir alması ve zamanla mazlumun zalime olan aşkı gibi. Burada 1984’ün sonunu hatırlamakta fayda var. Kahraman Winston, bir gün televizyon ekranından, Okyanusya’nın, Afrika’da büyük bir zafer kazandığını duyar. Gördüğü onca işkence ve beyin yıkama işlemi başarılı olmuştur. Winston, ruhunun derinliklerinde, “Büyük Birader”i artık gerçekten sevdiğini anlar. En büyük tehlike de budur! Düşünmeyi unutan insan, kendisine empoza edilen düşünceyi de “doğru” beller.


“Pazartesi Miller yakarız; Salı Tolstoy; Çarşamba Walt Whitman; Cuma Faulkner; Cumartesi ve Pazar da Schopenhauer ve Sartre…”


Yazının başında söz konusu ettiğimiz Fahrenheit 451 romanı da gelecekteki bir zamanı anlatsa da, zaman bize uzak gibi dursa da aslında bugün hissedilen korkunun dışavurumudur söylenenler. Fahrenheit 451 özgürlüğümüzü teslim ettiğimiz ellerin bizi günlük yaşamını idame ettirmekten başka bir şey bilmeyen ve bunu yaşamak olarak yorumlayan kölelere dönüştüreceğini vurgular. Kitapların yakılması bilincimizin silinmesi, belleksizlik anlamına gelir. Kahraman İtfaiyeci Montag (filmde Oskar Werner) her gün metro ile işine gidip gelirken sürekli metroda karşılaştığı Clarisse (Julie Christie) ona sorular sorar ve aklını karıştırır. Bu sorulardan bazıları şunlardır: “İtfaiyecilerin bir zamanlar yanan evleri söndürüp kitapları yakmadığı doğru muydu? Kitapları neden yakıyorlardı?” Montag kitapların yakılma sebebi olarak “insanları mutsuz ediyorlar” karşılığını verir. Clarisse filmde çok önemli bir kırılmaya da sebebiyet verecek şu soruyu da sorar, “Hiç yaktığın kitapları okudun mu?” Montag, önce ilgisini çekmediğini söyler, sonrasında yapacak daha iyi işleri olduğunu belirtir ve sonra da “yasak” olduğunu söyleyerek cevaplar Clarisse’in sorusunu. Montag’ın film içindeki dönüşümünde uyanışını bu sorular başlatır. Yani her zaman önce soru vardır. Eşelemek, düşünmek, düşünceyi harekete geçirmek için ilk adım soru sormak. Bunu bize öğreten, gösteren en doğru adreslerden en önemlileri kitaplar ve filmler!

15 Ocak 2014 Çarşamba

Adaylara bir kala...


Yarın Oscar adayları açıklanıyor. Malumunuz eylül ayından bu yana theoscarboy.com adresinde yirmiyi aşkın kişi tahminler yapıyoruz ve sonuncusu da bugün yayınlandı. Dolayısıyla ben de kendi tahminlerimi burada paylaşmak istedim. Olurlarıyla olmazlarıyşa, aklımda kalanlarıyla ve unutmak istediklerimle... Neticede sınırlı sayıda tahmin yapmak gerekiyor, dolayısıyla birinden birini seçmek lazım geliyor. Buradaki listemde biraz daha esnek davranmak istiyorum tabii esas listeme bağlı kalarak.

Tahminleri ana dallarda yapıyoruz, zaten teknik dallar veya şarkı falan çok üzerine düşündüğüm dallar değil. Buraya belgesel ve kurguyu ekleyebilirim, onları da liste sonuna yazarım artık. Buyursunlar:

EN İYİ FİLM
1. 12 Years A Slave
2. American Hustle
3. Gravity
4. Captain Phillips
5. Her
6. The Wolf of Wall Street
7. Dallas Buyers Club
8. Nebraska
9. Rush
10. Inside Llewyn Davis


Burada açıkçası belki gülersiniz ama Fruitvale Station'ın hâlâ kırıntı da olsa umutvar olduğunu düşünüyorum. Bir ara listemden çıkarmıştım, bu son tahminlere kadar da listemdeydi ancak Rush'a yer açabilmek için Fruitvale'den vazgeçtim. Inside Llweyn Davis'ten de emin değilim ancak onu da senaryo açısından şanslı gördüğümden son sıradan filmlere dahil ettim. Burada yeri sallantıda film Dallas Buyers Club sanırım. Oradan oyunculuk çıkacak iki adet ki onları da aşağıda sıraladım ancak en iyi filmler listesine girer mi kestiremiyorum. Yine de sondan dördüncü sırada bıraktım kendisini. Her aday olmazsa artık bağıra çağıra aklıma gelen küfrü basacağım Akademi üyelerine, o kadarla da kalacağım zannımca.
Emin olduklarım: 12 Years A Slave, Gravity, American Hustle
Olmazsa olmazlar: HER
Belki: Philomena (belki de olur), Blue Jasmine, August: Osage County
Olmasalar keşke: Captain Phillips, Saving Mr. Banks, The Butler

EN İYİ YÖNETMEN
1. Alfonso Cuaron
2. Steve McQueen
3. Martin Scorsese
4. Spike Jonze
5. Alexander Payne


Eylülden bu yana yaptığımız tahminlerde ben ilk başlarda Alfonso Cuaron'u hep birinci sıraya yerleştirmiştim, sonra Steve McQueen öne geçti, şimdi yine Cuaron ilk sırada. Onun dışında epey değişiklik oldu tabii listemde. Mesela son iki tahminlerimde Spike Jonze ve Alexander Payne var. Ki ikisi de bırakın sevmeyi peşinden koştuğum yönetmenlerdendir. (Payne biraz sektreye uğrasa da) Şimdi Nebraska rüzgârı Payne'den yana esecekse aday olacak zaten çok sevilen bir adam. Her de Spike Jonze'a muhtemel bir senaryo ödülü kazandırabilir, en iyi filmin içinde de yer alırsa burada yeri garanti olacak. Ancaaakkk Coen'ler, Greengrass, Lee Daniels ve en umutvar olarak da David O. Russell var listeye girebilecekler arasında. Ben Russell'ı son tercihlerimde dışarı attım, umarım benim gibi düşünür Akademi de. (Yettin gari Russell)

Olmazsa olmazlar: Alfonso, Steve
Olsalar keşke: Coenler
Olmasalar keşke: David O. Russell
Belki de: Ron Howard

EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
2. Matthew McConaughey - Dallas Buyers Club
3. Bruce Dern - Nebraska
4. Joaquin Phoenix - Her
5. Leonardo DiCaprio – The Wolf of Wall Street


Hâlâ Leonardo DiCaprio'dan emin değilim. Filmi ne kadar sevdiklerini/sevmediklerini bilmiyorum. Listeye yazdım filmi, yönetmeni, senaryoyu ancak yine de emin değilim. Golden Globe'da ödül aldı Leo ancak biliyorsunuz GG öncesi tamamlandı Oscar aday oylamaları. Dolayısıyla garanti değil. Gerçi burada Leo'dan daha zor durumda olan Phoenix var. Ancak onu aday edip edip ödül vermeyeceklerini düşündüğümden daha rahatım sanki. Olmalarını istediklerimi geçtim olmasını istemediğim tek isim: TOM HANKS

Olmazsa olmazlar: Chiwetel Ejiofor, Matti
Olsalardı keşke: Bruce Dern
Olmasalar keşke: Tom Hanks
Belki: Robert Redford, Idris Elba, Christian Bale (ki Bale hiç de düşük bir ihtimal değil)

EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Cate Blanchett – Blue Jasmine
2. Emma Thompson – Saving Mr. Banks
3. Amy Adams – American Hustle
4. Sandra Bullock - Gravity
5. Judi Dench - Philomena


Buranın adaylığını bırakın ödülü garanti bir ismi var: Cate Blanchett. Aslında hiç de adaletsiz bir seçim olmaz karşısına kim gelirse gelsin çünkü Cate ablaya yapılan G. Paltrow haksızlığını hatırlayan bana hak verecektir. Yıl 1999 diyeyim de hatrına gelmeyenler hatırlasın.
Bu dalda Amy Adams'ın eli güçlü, Thompson belki... Yani adaylıkları kesin de ödül şansları düşük Cate Blanchett karşısında.

Olmazsa olmaz: Cate Blanchett
Olsalardı keşke: Judi Dench
Olmasalardı keşke: Sandra Bullock
Belki: Meryl Streep

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
1. Jared Leto – Dallas Buyers Club
2. Michael Fassbender – 12 Years A Slave
3. Barkhad Abdi – Captain Phillips
4. Daniel Brühl - Rush
5. Bradley Cooper – American Hustle


Cate Blanchett neyse burada da Jared Leto öyle. O zorlayacakmış, bu ittirecekmiş, öbürü geçecekmiş diyebileceğimiz her liste Jared Leto'nun varlığından sonrasını kapsıyor. Gönül Fassbender'i aday görmek istiyor. Daniel Brühl olmalı diyor, Barkhad Abdi olsa ne olmasa ne, Bradley Cooper burada ne arıyor?? Ama öyle bir şey ki mantık bunları işaret ediyor.

Olmazsa olmaz: Jared Leto
Olsa keşke: Michael Fassbender
Olmasa: Bradley Cooper
Belki: Jonah Hill, Tom Hanks (Aman Allah korusun bundan) ve belki de James Gandolfini. Zayıf ihtimal ama ihtimal...

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
1. Lupita Nyong'o - 12 Years a Slave
2. Jennifer Lawrence – American Hustle
3. June Squibb - Nebraska
4. Julia Roberts - August – Osage Country
5. Oprah Winfrey – The Butler


Burada çekişme Jennifer Lawrence ve Lupita Nyong'o arasında. Adaylıkları kesin. Daha diyecek bir şeyim yok.

Olmasa keşke: Oprah Winfrey
Belki: Sally Hawkins, Margot Robbie

EN İYİ UYARLAMA SENARYO
1. Before Midnight
2. Captain Phillips
3. 12 Years A Slave
4. The Wolf of Wall Street
5. Philomena


Tabii ki gönlüm Before Midnight istiyor. Ancak Philomena'ya da hayır demem. (Steve Coogan faktörü) Tabii ödülü şimdilik geçelim de adaylıkları kesin gibi gibi.
Belki: August: Osage County


EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
1. American Hustle
2. Her
3. Blue Jasmine
4. Nebraska
5. Inside Llweyn Davis


Bu liste akıl ve gönülden geçen bir liste aslında. Daha farklı sonuç ne olabilir?
Belki: Dallas Buyers Club


EN İYİ ANİMASYON
1. Frozen
2. The Wind Rises
3. Despicable Me 2
4. Monsters University
5. The Croods


Belki: Epic, belki de Ernest & Celestine (ne güzel de olurdu ama...)

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM
1. The Great Beauty (İtalya)
2. The Broken Circle Breakdown (Belçika)
3. The Hunt (Danimarka)
4. Omar (Filistin)
5. The Grandmaster (Hong Kong)

Burada favori The Great Beauty (ya da orijinal adıyla La Grande Belleza) Ancak tehlikeli film The Broken Circle Breakdown. Alışkanlıkların aday edeceği isim The Grandmaster. Ortadoğu kontenjanı Omar. Vinterberg ismi The Hunt (orj. Jagten). Bunlardan başka Two Lives olabilir (Almanya) ya da An Episode in the Life of an Iron Picker (Bosne Hersek)

Buraya kadarki liste ana kategorileri kapsayan liste. Bundan sonra bir iki dal daha eklemeyi uygun görüyorum:

En İyi Belgesel:
The Act of Killing
Stories We Tell
Blackfish
Tİm's Vermeer
20 Feet From Stardom


KURGU
Gravity
12 Years A Slave
American Hustle
Captain Phillips
Her


Bu filmlerin yanında (tabii ACE adaylarını da düşünerek) Saving Mr. Banks, Inside Llweyn Dawis, Nebraska, The Wolf of Wall Street tehlikeli isimler. Rush ACE'de yer almayıp burada karşımıza çıkabilecek bir film olabilir. Aslında ACE listesi Dram ve Komedi veya Müzikal diye ayrıldığı için 10 filmlik listeden beşi buraya yerleşecek de hangileri? En iyi film olmaya en yakın olanlar tabii.
Olmasa keşke: Captain Phillips!

SİNEMATOGRAFİ (GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ)
Gravity
12 Years A Slave
Her
Inside Llweyn Davis
Nebraska
The Wolf of Wall Street
(biliyorum altı film oldu :p)
Her iddialı bir seçim oldu benim için bile ama olursa, değer adaylığa. Tabii Rush, Prisoners, The Grandmaster bile zorlayabilir listeyi. Captain Phillips de var tabii. Bir de adını orada burada pek duymadığımız ama aday olursa beni şaşırtmayacak bir film var: Ain't Them Bodies Saint. Bu da listenin "belki"sidir belki?

9 Ocak 2014 Perşembe

Film indirmek veya indirmemek... Bütün mesele bu mu?


"Film indirmiyorum, çünkü....." ile "Film indiriyorum, çünkü....." ile başlayan cümlelerin kendi içlerinde tutarlı ve haklı tarafları vardır elbet. İşte korsana karşıyım/değilim söylemi de bunun içinde yer alır her açısıyla. Önemli olan geniş çerçeveli düşünebilmek, birkaç açıyla bile olsa meselelere bakabilmek, yorumlayabilmek. E malum, blogun adı da Çerçeve olunca birkaç kelam yazmak istedim.

Hiç bitmeyecek tartışmalardan biri: korsan film indirmek sinemayı öldürüyor mu? Biliyorsunuz, 2009'un Ekim ayıyla birlikte Emek'e vurulan kilit ve ardından gelen tartışmalar, sinemanın sadece bilet satışı, izlenme oranıyla alakalı değil bir zihniyet sorunu olduğunu da gösterdi. Emek burada bir simge tabii, tüm kültür-sanat hayatımız için kullanabiliriz Emek'in başına gelenleri. Meseleye çok sığ bir açıdan bakmak istersek eğer "gitmediniz, yıktılar işte efendiler" diyerek çığırtkanlık yapabiliriz. Ya da "zaten çok kötüydü sinemanın hali" gibi cümleler kurabiliriz. (Ancak bu cümleyi, en son 2011'de Emek'e festival için gittiğini ve Emek'in halinin içler acısı olduğunu söyleyecek kadar hâkim zihniyeti pompalayacak düşünceler üretenler kullandığı için lütfen tedavülden kaldıralım)Neyse, konumuza dönelim biz. Neymiş efendim? Demek ki sadece gidip gitmeme problemi değilmiş sinemaların durumu, bu bir zihniyet problemiymiş. Aslında konumuz tam olarak bu değildi ancak laf lafı açıyor işte.

Dün gece twitter arkadaşlarıyla sohbet ederken ve Her filmini izlemiş olmanın mesti içinde kendimden geçmişken beni gerçeğe döndüren bir tweet düştü karşıma. Yaklaşık bir ay sonra veya festivalde izleyebilecekken beklediğimiz filmi indirip izlemek gerçek sinemaseverliğe sığmıyormuş. Bir filmi izlemek için bir ay bekleyemiyorsak, sinema sevgisinden çok bekaret bozma hevesindeymişiz. Filmi erkenden tükettiğimiz için, filmler gösterime bile giremiyormuş ve olan bekleyenlere ve sinemaya oluyormuş. Bu gerçekler yüzüme bir tokat gibi çarptı ve uyuyamadım sayın okuyucu. Tanrım, sinemayı mı öldürmüştüm yoksa ben?

Bundan sonrasını sanırım maddelere ayırarak yazarsam daha iyi olacak:

1. En kesin hükmüm: Kimse benim sinema sevgimi film indirmek konusuna indirgeyerek sorgulayamaz.

2. Sinemaseverliğin yanında uzun süredir takip ettiğimiz ödül sezonunda adı geçen performanslardan ve filmlerden zaten ödül sezonunun sonu olan Oscarlara kadar kaçını izleyebileceğiz sinemada?

3. Bu filmlerin kaçı İstanbul, Ankara vs dışında kaç ilde ve KKTC'de gösterime giriyor acaba?

4. Festival hangi illerde yapılıyor? Yoksa hepimiz İstanbulluyuz diye ikametgâh mı verdik eline?

5. İster festival, ister vizyon bunlardan kaçını bütçemizi sarsmadan, vakit darlığına düşmeden izleyebileceğiz ki? (hadi kendimi bu konuda biraz daha şanslı görüyorum çünkü ön gösterimleri takip edebilme lüksüne sahibim)

6. Ödül sezonuna damgasını vuracak filmleri ve performansları önceden izlemek istememizin bekaret bozmakla ne alakası var? Bunlardan öne çıkanları sinemada da izlemeyeceğimizi ne biliyorsun?

7. Bu filmleri gösterime sokacak dağıtımcılar, "aaa e bunlar zaten nete düşmüş, sokmayalım gösterime" mi diyecekler?

Tüm bu konuları bu dile indirgeyerek yazdığım için okuyanlardan özür dilerim. Tabiî ki bu konular etraflıca konuşulmaya açıktır ve muhtaçtır. Benim savunum da asla "film indirmek dururken, sinemaya gitmek ne ki" üzerinden olmamıştır, olmayacaktır. Zaten yazılarımı takip edenler sinema konusunda ne kadar hassas olduğumu bilirler. Ancak, birilerinin sinema sevgisi dar bir çerçeveden sorgulanmaya alınıp peşin hüküm verildiğinde insanın sinirlerinin gerilmesi de doğaldır. Zaten bu yazı da bunun ürünüdür. Yapılan tespitler tek açıdan ve suçlayıcı bir içeriğe sahip olduğundan, o içeriğin maddelere bölünerek açımlamasını yapmaya çalıştım. Biraz gelene göre cevap oldu yani.

Şunu da anlamamız gerekiyor aslında: film indirip izlemek sinemayı tabiî ki etkiler. Genelgeçer izleyicinin oranının büyüklüğü, film indirme oranıyla örtüştüğünde pek tabii ki sinema etkilenir. Ancak genel ölçekli sinemalarda gösterime giren filmlerin niteliklerini ve niceliklerini film indirme haliyle açıklamak yetersizdir. Yine de tekrar ederek söylüyorum: "Film indirenlerin, sinemayı sevdiğine inanmıyorum" veya "Olan bize ve sinemaya oluyor" yargılarının, temelli bir gerçeklik olduğuna da ben inanmıyorum.

Ve bu yazıyı bitirirken içinde yaşadığımız ülkeyi bir kez daha gözümün önüne getiriyorum da... Keşke tüm derdimiz bunları tartışmak olsa...