Evet, bir festivalin daha sonuna geldik. Ne yalan söyleyeyim bu yıl festival yapılmasın demişliğim, istemişliğim var. Halbuki insanlar en azından böylesi bir gündemin içinde bir nefeslik yer açmak istiyorlar kendilerine belki en haklısından. Ancak kaçmakla, atlamakla, üstünü kapamakla veya konuşmamakla geçer mi, biter mi? Ama bir tarafta resmen kafayı yemek bir tarafta biraz olsun geçiştirmek varken neyi seçeceğimiz elbet bize kalmış. Her zaman tekrarladığım bir sözü yeniden yazmakta bir beis görmüyorum: SİNEMA BİR KAÇIŞ DEĞİLDİR. Dahası hatırlamak, anmak, üzerine konuşmak,yeniden biçimlendirmek, isyan etmektir. Çünkü sinema hayattır. Neyse, bu yıl bu duygularla açtık ve kapattık festivali. İkinci hafta başlayan yarışma filmlerinden "Ulusal Yarışma" kategorisine değinmek istiyorum biraz çünkü artık gerçekten itirazım var.
Küçük bir ilişki kurmayla tabii ki Onur Ünlü filmine atıfta bulunmak isteğindeydim ki itirazım var diyorum. İlkin filme uygulanan akıl dışı +18 uygulamasına hepimizin itirazı var. Festivalin filme benzeyen filmlerinden biriydi İtirazım Var ve sinemanın üzerine aldığı misyonlardan "hatırlatma, kendine getirme" yönünü elbette ki çok yerinde kullanıyordu. Buydu herhal kafaları dellendiren ve filme "insanlık onuru var" deyip sansür uygulattıran. Nasıl bir şey bu?
Görüldüğü üzere "insan onuru" içeriyor film ve bu bir sansür nedeni olarak gösterilebiliyor. İçinde yaşanılan ülkenin nasıl bir kara mizah deryası içinde yüzdüğünü göstermesi bakımından önemli aslında, değil mi?
Neyse, aslında konu İtirazım Var filmi değil, konu yerli sinemanın hali! Belki yerli sinemayı masaya yatırıp kesip biçmek ve sonuçlar çıkartmak adına fazla bir bilgi birikimine sahip değilim ancak bu yıl gördüğüm festival filmlerinden hareketle birkaç kelam etmek istiyorum. Bu yıl festivalde gördüm ki hikâye varsa sinema yok, sinema varsa hikâye yok, bu nasıl iş? Elinizde incir çekirdeğini doldurmayacak bir hikâye var ve bunu anlatmak istiyorsunuz. Niye? Hadi niyesini geçtik, anlatacaksınız anladık ama hikâyeyi sündüre sündüre filmi en az iki saat sunmak niye? Kıyamıyor musunuz cümlelerinize, görüntülerinize? Misal Ayhan Hanım... Biçim denemesi olarak gerçekten tebrik etmek istiyorum Levent Semerci'yi ancak biçime yüklendikçe senaryonun yavan kalması ne iş? Sembolik anlatım diye diye seyirciyi olayın ciddiyetinden koparmak nasıl bir tercih? 12 Eylül dönemini (özellikle 1 Mayıs 1977'yi eksene alarak) anlatmak için "kıydılar güzel çocuklara" cümlesini odağa almak nasıl bir hafifletme?
Peki elinizde "mevsimlik işçiler" gibi gerçekten önemli bir konu varken ve emekle paranın çatışmasını anlatırken bu çatışmanın bir ucuna sadece Kürtleri koymak nasıl bir anlayış? Kazım Öz'ün Bir Varmış Bir Yokmuş filmi çok iyi bir konuyu dillendiriyor. Mevsimlik işçi meselesinden emek/işçi ile güç/sermaye/para çatışmasını perdeye taşıyor. Bu sınıfsal bir mücadele ve anlatılması çok çok önemli. Bu evrensel konuyu yerelleştirmek de ülke sıkıntılarını anlatmak açısından önemli. Ancak bunu etnik köken sorunu haline getirmek? Filmin en büyük çıkmazı bu.
Güzel kadrajlar, samimiyet, doğal oyunculuk... Ancak seçilen hikâyenin birbirine eklemlenemeyen uçları... Sesime Gel böylesi savruk bir film olmuş. Masalla gerçeği iç içe geçirmek elbette iyi bir tercih ancak gerçeğin yere basması gereken ayakları gittikçe ana hikâyeden kopuyor ve bu da Sesime Gel'in önemli bir sorunu. Bunlar değerli filmler, değerli yönetmenlerin işleri. O yüzden beklentilerimiz yüksek. Sinemamız adına birer umut bu isimler bunu da eklemek istiyorum doğrusu.
Yarışma dışı izlediğimiz filmlerden bazıları de ayrı bir fecaat. Misal Uzun Yol. Filmi bitiremediğimi baştan söyleyerek bir arkadaşımın filme yakıştırdığı "gerçek kesit" benzetmesini de eklemek istiyorum. Hikâyeyi geçtim vallahi billahi ama o görüntüler? Çiğ, yapay... Devamlılık hatalarıyla dolu. Üstelik filmin süresi de 110 dk. Doldurulmaya çalışılan felaketler silsilesi... Hani Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisi vardı ya, bir ailenin başına tüm felaketler geliyordu ve artık sıtkımız sıyrılmıştı izlerken. Onun çiğ görüntüler ve "doğal" zannedilen oyunculuklarla perdeye taşındığını düşünün. Karşınızda Samanyolu veya Flash sponsorluğunda çekildiği zannı uyandıran "gerçek kesit"!
festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Nisan 2014 Pazar
7 Ekim 2012 Pazar
Portakalı soyduk başucumuza koyduk
Yine bir festival geldi dayandı kapıya, dile kolay hem de kırk dokuzuncu defa. Bu süreklilik sinema adına çok güzel bir olay; halkın kabullenişi, Türkiye'nin sayılı festivallerinden biri olmak vs. Hal böyleyken gönül isterdi ki her yıl biraz daha kötüye giden organizasyon gözdeki çapak gibi bizi rahatsız etmesin. Ama öyle mi?
Bu yıl Altın Portakal tartışmaları Hülya Avşar'ın Ulusal Yarışma Juri Başkanı olmasıyla başladı. Zaten bir süredir devam eden manasız Altın Koza ve Portakal karşılaştırmaları maalesef görüyoruz ki anlamsızlık yüzeyini geçemiyor ve sanırım geçemeyecek. Neyse, dün akşam açtık efenim festivali; ama ne açtık değil mi sayın okuyucu!!!
Bir festival açılışı mı Ömür hanımın resitali arası ödüllendirme projesi miydi izlediğimiz anlayamadık. Kendisinin beyan ettiğine göre on altı şarkı söylemiş kendileri. Şimdi söylemiş diyorum ama biliyorsunuz söylemek fiili içinde bir nebze de olsa bir şeyi sanki yapabilmiş gibi bir izlenim bırakıyor insanda. Sahnede yaptığının ne olduğuna dair Türkçe bilgim yetersiz olduğundan kendisinin kullandığı söylemek eylemini içim sızlaya sızlaya yazıyorum.
Ömür hanımın performansının tamamını izlemedim. Üzgünüm ama buna hangi kulak, kalp ve bilumum organlar dayanabilirdi ki? İlkin Arkadaş'la başladı sanıyorum, en azından ben orada yakaladım. Sonrasında televizyonu kapattım ama twitter'dan gelen ağır bilgilendirme mesajları üzerine neler olup bittiğini takip etmek istedim doğrusu. Ülkem gündeminden bu kadar ayrı duramazdım anlayacağınız. Ve ne duysam beğenirsiniz? Caanımmm ABBA yerlerde, Eurythmics'in caanımm performansı Sweet Dreams yerde bile değil düşünün artık ötesini berisini. Hadi onu bunu geçtim. (Bakın on altıymış parça sayısı, katlananınız varsa aferin diyorum, elden bir şey gelmez) Bugün kendileri twitter'da sayın güzel insan, iyi yönetmen ZABO'nun kendisini performansından ötürü tebrik ettiğini söylediler/yazdılar. Bu yönetmen kimdir, necidir diyeceğinize ben yardımcı olayım efenim, kendisi :
Bu yıl Altın Portakal tartışmaları Hülya Avşar'ın Ulusal Yarışma Juri Başkanı olmasıyla başladı. Zaten bir süredir devam eden manasız Altın Koza ve Portakal karşılaştırmaları maalesef görüyoruz ki anlamsızlık yüzeyini geçemiyor ve sanırım geçemeyecek. Neyse, dün akşam açtık efenim festivali; ama ne açtık değil mi sayın okuyucu!!!
Bir festival açılışı mı Ömür hanımın resitali arası ödüllendirme projesi miydi izlediğimiz anlayamadık. Kendisinin beyan ettiğine göre on altı şarkı söylemiş kendileri. Şimdi söylemiş diyorum ama biliyorsunuz söylemek fiili içinde bir nebze de olsa bir şeyi sanki yapabilmiş gibi bir izlenim bırakıyor insanda. Sahnede yaptığının ne olduğuna dair Türkçe bilgim yetersiz olduğundan kendisinin kullandığı söylemek eylemini içim sızlaya sızlaya yazıyorum.
Ömür hanımın performansının tamamını izlemedim. Üzgünüm ama buna hangi kulak, kalp ve bilumum organlar dayanabilirdi ki? İlkin Arkadaş'la başladı sanıyorum, en azından ben orada yakaladım. Sonrasında televizyonu kapattım ama twitter'dan gelen ağır bilgilendirme mesajları üzerine neler olup bittiğini takip etmek istedim doğrusu. Ülkem gündeminden bu kadar ayrı duramazdım anlayacağınız. Ve ne duysam beğenirsiniz? Caanımmm ABBA yerlerde, Eurythmics'in caanımm performansı Sweet Dreams yerde bile değil düşünün artık ötesini berisini. Hadi onu bunu geçtim. (Bakın on altıymış parça sayısı, katlananınız varsa aferin diyorum, elden bir şey gelmez) Bugün kendileri twitter'da sayın güzel insan, iyi yönetmen ZABO'nun kendisini performansından ötürü tebrik ettiğini söylediler/yazdılar. Bu yönetmen kimdir, necidir diyeceğinize ben yardımcı olayım efenim, kendisi :
István Szabó - IMDb
Artık bu kadarına ne denir, ne söylenir bilemeyeceğim sayın okuyucu! Alıp başımızı gitsek buralardan diyorum. Biliyorum ülke gündemi bundan ibaret değil, zaten her zaman konuştuğumuz, yazdığımız şeylerden daha önemli mevzular olduğu, bunlara takılmamız gerektiği başımıza kakılıyor. Fikrimizi beyan ettikçe, sana mı kaldı deniliyor. Ancak çıkıp birilerinin gerçekten hak edenlere söylemesi gerekmiyor mu bu sözü:
Evet, gerçekten de SANA MI KALDI sinema, müzik, sanat??
10 Nisan 2012 Salı
festival gelmiş benim neyime
Bu yıl yaşadığım durum tam da bu! Tamam seçtiğim filmler açısından geçen yıldan daha öndeyim, çok falsolu bir seçimim olmadığı şimdiye kadar da ama gidebilseydim filmlere :/
İlk haftayı çeşitli nedenlerden dolayı es geçmek zorundaydım, e haliyle abandım ikinci haftaya. Güzel de başladım (tabii aynı gün aynı saate alınan iki antidepresan filmini saymazsak) Aşk Perisi ile başladım coşmaya ki ne coşma. İçim böyle kıpır kıpır hani tutmasalar filmlerden filmlere koşacağım. Üç yetmez dört tane, dört de yetmez beş tane, ver ver verrrr modundayım. Şöyle iki film oynasa da bir ona bir buna baksam diyorum, fena mı olur günde on. Tam bir film arsızı rolündeyim, kıyafetlerim bunu gösteriyor hatta.
Aşk Perisi, tam antidepresan bölümüne uygun bir seçim olmuş. Rumba'dan sonra bizim çılgın üçlü yeniden bir arada. Ama antidepresan bir film varsa festivalde o da Starbuck'tır. Arayın, bulun, izleyin, izletin. Komediyim deyip de komedi olan nadir filmlerden biri Starbuck. (festivaldeki adıyla Benim 533 Çocuğum Var, maşallah) İflah olmaz bir çocuk ruhlui saf adam David; seni yeniden görmek isteriz perdelerde. David'i canlandıran zat-ı muhterem de Ozan Güven'e ne çok benziyordu, filmi izlerken kendimi Türk filmi izliyorum zannettim o derece yani. (ama bir Türk filminde asla göremeyeceğimiz bir konu vardı orda ayıyordum ama olsun)
Neyse, aslında sıradan gitmek gerek. Aşk Perisi'nden sonra (evet, hatırlamıyorum, o kadar mı silmek istedim hafızamdan yahu?) Geçelim bir kalemde, yok yok neyim var benim yahu! Öfkeliler'i izledim tabiî hatta bir anda aktivizmden coşan bünyeyi sokaklara atmak, haykırmak istedim. Tony Gatlif, sana saygım büyük. Filmini burada iki cümlede geçmeyeceğim; sana ayrı bir başlık ayıracağım. Uzun bir süredir içimi böylesine coşturan, beni sövdüren, ağlamaya meylettiren film olmamıştı. Nefes'i izledim sonra, bir nefeste geçemedi film çünkü City's'in o festivale hiç benzemeyen havası beni yerle bir etti. Elinde mısırla filme girenler oldu yahu!! Bu mudur? Zaten en önde oturuyordum, zemin de çelik miymiş neymiş her gelen geçenle sarsılıyorum. Sinirlerim hoplama seviyesinde. Zaten Öfkeliler'den çıkmışım, değmeyin yakarım modundayım. Neyse ki Nefes'in başrolündeki sevimli Avusturyalı genç geldi bizlere seslendi de sinirim yatıştı biraz. Ha bir de en önde ayaklarınızı uzatmak için küçük puflar var ya (ya da adı neyse) onlara ayaklarını uzatarak izliyorlar filmi, hadi onu geçtim çocuğu da öyle dinleyen çıktı ya yuh!! Bu mudur? (iki oldu bak, bu değil işte bu değil. Festival izleyicisinin profili gittikçe değişiyor ve bu tarz sinemalar da festivali sanki sıradan vizyon filmi seansına döndürüyor. Zaten bu yıl kemikleşen fida film de yok; özledim o müziği)
31 Mart 2012 Cumartesi
Hoşgeldin Sinemanın Baharı
Geldi yine ayların en heyecanlısı ve baharın en güzel müjdesi, festivalin baharı nisan ayı :)
Dün akşam yapılan törenle 31. İstanbul Film Festivali başlamış oldu. Açılış filmi Terence Davies'in son filmi 'The Deep Blue Sea/Aşkın Karanlık Yüzü'... Filmle ilgili düşüncelerimi en kısa zamanda paylaşacağım. İlkin festival önerilerimin bulunduğu şu sayfaya bir göz atın: http://www.filmlerim.com/makale/11637/sinema-yazarlarindan-istanbul-film-festivali-icin-oneriler?g=14
Tabiî bunlar on filmle sınırlandırılan listeler, dolayısıyla 220 gibi bir sayıyla film kapasitesine sahip bir festivalden on film çekip çıkarmak haliyle zor. Bunlar benim merak ettiklerim diyelim :)
Festivaller bana hep izlediğim filmleri bile bir kez daha izleme isteği verir. Mesela bu yıl The Wall, Moulin Rouge, Ashes of Time gibi filmlere bilet almamak için kendimi zor tuttum. O filmleri bir kez daha izlemek, büyük perdede, o büyülü ortamda bir kez daha zevkini çıkara çıkara seyretmek elbette ki müthiş. Ancak izlenecek o kadar film, keşfedilecek o kadar yeni isim var ki. Bu filmlerin bir kısmını Emek'te izlemek istemenin de burukluğu... Emeksiz üçüncü festival oluyor bu.
Festival boyunca yazmaya çalışacağım. Başarılı olamazsam festival sonrası yazarım, gönül bağımın en derinden kurulduğu İstanbul Festivali'ne vefa borcumu belki yazarak ödeyebilirim. Öy le bir festival ki haberleri çıkmaya başladığı anda insanın kalbine farklı heyecanlar yaşatıyor. Biri bittiğinde gelecek yıl için beklenilmeye başlanıyor. Bu güzel bahar günlerinde kırın okullarınızı, işlerinizden kaçamaklar yapın, bir filme dalın ve fida filmin o müziğini duyarak başlayın filmi izlemeye. Ve hep birlikte bağırın: Bırakın artık EMek'in yakasını, bırakın festivallerimizi, onlar bizim.
2 Nisan 2011 Cumartesi
ve festival başlasın
Geldi yine yılın en güzel zamanı; nisan ayı festival ayı...
Dün akşam yapılan kısa, güzel, aklı başında, kaliteli bir açılış töreniyle hepimizin beklediği İstanbul Fİlm Festivali 30. yaşını kutlayacağı günlere başladı. Bu arada bu açılış töreninden umarım feyz alanlar olur da bir daha 4. Yeşilçam ödül töreni gibi rezil ötesi organizasyonlar yaşanmaz. Verilen ödülleri geçtim, sunuşlar ve katılanların hali açısından izlemenin eziyet olduğu bir törendi resmen Yeşilçam ödülleri.
Akşamki tören birçok açıdan insanı duygulanımlara sürükleyen bir seyirlikti. Özellikle Emek sineması ve onun festivaldeki yeri ve önemini bilen kitle için Emeksiz bir festivali düşündükçe bile üzülen bünyelerimize Emek'in Emekçisi Hikmet Dikmen'in geceye katılması ve yaptığı konuşma ekran başında ağlamama neden oldu. Biraz da bencilce bir tavırla belki, iyi ki dedim iyi ki Emek'te film izlemişim, festival tadını Emek'te tatmışım. Kim bilir belki bundan sonra Emek hiç böyle bir festivale ev sahipliği yapamayacak. Bunu düşünmek istemiyorum ama belki de...
Bunun dışında geceye sunum yapmak için çıkan sanatçılar ve festival yöneticileri yaptıkları konuşmalarla sadece göze seslenmenin yeterli olmayacağını dimağlara da hitap etmek gerektiğini çok iyi bildiklerini gösterdiler bir kez daha. Bilinçli ve tutarlı davranışlarıyla gecenin sorunsuz akışına yardım ettiler. Ve pek tabii ki hazırlanan görüntüler... 30 yılı gözlerimizin önüne seren, yer yer ağlatan, yer yer güldüren ve her an duygulandıran görüntüler, röportajlar... Her şey çok çok iyiydi. Gönül Lütfi Kırdar'da olmayı dilerdi ama kalbimiz ordaydı tabii.
Bu yıl festival kitapçığından seçemedim maalesef filmlerimi, İKSV'nin adresinden seçmek zorunda kaldım. Bazı filmlerin biletleri daha çıktığı saatlerde tükendiği için yaya kaldım ama görmek istediğim filmlerin çoğuna bilet buldum. Bu açıdan da heyecanla bekliyorum filmleri. Tabii boş kalan saatlerde belki de hiç aklımda olmayan filmlere gitme heyecanı hissedeceğim yine. Düşünsenize siz dışarıda caddede yürürken içeride filmler oynayacak. Bunu bilmek bile kendinizi salona atmak için yeterli bir sebep.
Ve işte gitmeyi planladığım filmlerim:
Mefisto
Angelika'nın Tuhaf Vak'ası
İçimdeki Yangın
Bir Kadın Meselesi
Özgürlük Yolu
Mamma Gogo
Kadın İsterse
72. Koğuş
Boktan Bir Yıl
İmkansızın Şarkısı
Keyif Evi
Yaşamın Ritmi
Canım Komşularım
Yaşasın Aşk
Hizmetçi
Düzelti
İstanbul'da Aşk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

