SİNEMA bir sanat mıdır, sinema kendinden önceki
sanat dallarının üzerine kendini yaslamış da onlardan beslenerek adeta
kendini mi yaratmıştır zaman içinde? Ne olursa olsun, onu “yedinci
sanat” ifadesiyle hem ötekileştirerek hem de ona ayrı bir mevki vererek
belki de bir yüceltmeyle baksak da sinemaya ondan vazgeçemeyeceğimiz de
bir gerçek.
Gören gözler, duyan kulaklar, en önemlisi de düşünebilen beyinler
biliyor belki de sinemanın kendini ispatından bu yana süregelen
yozlaştırma eylemlerini. Bu eylemlerin en sinsi olanı da insanlara
empoze edilen tek tip olmayı hedefleyenler. Kafka (Steven Soderbergh,
1991) filminde şöyle der ünlü Kale’nin acımasız sahiplenicilerinden
biri: “Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır.
Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için
şaibelidir.” Bu yüzden bireyin düşünmesi, hareket olanakları
kısıtlanmıştır; her dilediğini yapamaz, her şeyi ifade edemez. Zaten
ifade edeceği pek bir şey de kalmamıştır elinde, beyninde. Sadece işe
gider, sisteme hizmet eder, çarkın bir parçasıdır. Modern Zamanlar’ın
ünlü çarkının... İşte, bu repliği bile duyduğumuzda belki filmi durdurup
biraz düşünmek ihtiyacı hissediyoruz, kahramanla (Tabii buradaki
kahraman genel geçer yargılarla süslenmiş tipik Hollywood kahramanı
değildir) özdeşlik kurup onun yaşadığı sıkışmışlık hissini dağıtabilmek
için kıpırdanmaya bile başlıyoruz. Enikonu rahatsız ediyor bizi film...
Peki biz böyle filmlerin kaç tanesini artık sinemalarda izleyebiliyoruz?
Sinemanın o görkemli yapımlarının yanında daha minimal, daha sıradan
insan öyküleri anlatan, küçük bütçeli filmleri bizlerle tanıştıran adeta
“Böyle filmler de var” diyen festivallerin yanında minör dağıtımcıların
da kendilerini sinema sektöründe hissettirmeleriyle küçük bütçeli
filmler de vizyonda buluşmaya başlamıştı izleyicisiyle. Sadece
festivalle sınırlı kalmamalıydı çünkü bu filmlerin de yolculuğu. Tabii
bu filmlerin vizyon yüzü görmeleri gerçek bir sinemasever için yerleri
hiçbir zaman doldurulamayacak artık “mütevazı” sayılan sinemalarla
mümkün oluyordu. Ancak yavaş yavaş bunun da önü kesildi. Tüm yaşamı
içine sığdırdığını zanneden (Çünkü insan yaşamı ye, iç, giy üçgeninde
gidip geliyor ya) büyük alışveriş merkezlerinin kültür açığını kapatan
sinema salonları insanlarımıza geniş koltuklar, büyüyen mısır boyutları
ve kolalarıyla refah bir seyirlik ortamı yarattıkça “mütevazı”
sinemaların artık “para” etmediği “gerçeği(!)” ile karşı karşıya kaldık.
Böylece birer birer kapanmaya başladı yılların sinemaları.

SİNEMA SALONU SADECE MEKAN DEĞİLDİR
Sinemaya sadece salon olarak bakan bir izleyici belki rahatsız
olmayabilir gidişattan. Ancak sinema sadece bir filmin gösterildiği
salon değildir. Aynı zamanda bir yaşanmışlığın, ortak anıların da
buluştuğu mekanlardır. Geçtiğimiz senelerde İstanbul Film Festivali
dolayısıyla Claudia Cardinale geçti mesela Emek Sineması’ndan. François
Ozon daha geçen yıl ordaydı. Atlas Sineması’nın duvarlarına yansıyan
Türk sinemasının unutulmaz yüzleri ve imzaları, oralardan geçen
sanatçıların ayak izleri... Bir sinema izleyicisi ve festival takipçisi
olarak Tarık Akan’ı Atlas Sineması’nın önünde sıra beklerken görmek,
Zeki Demirkubuz’u filmini anlatırken dinlemek az bir şey midir? Tüm
bunlar sinemaseverler için bir sinema salonunu sadece bir mekan olmaktan
çıkaran şeylerdir. Sinemaya hayat veren, adeta onun izleyiciyle nefes
almasını sağlayan detaylardır. Bir alışveriş merkezine gidip de yemek
yiyip, alışveriş yaptıktan sonra “Hadi bir de sinemaya gidelim”
anlayışından çok daha farklı şeylerdir. Tabii tüm bunlar bir
sinemaseverin kalbinden geçen duyuşlar, paylaşmak istediği özel duygular
belki. Tüm bu yok edişlerin ardında yatan ve toplumumuzu esas
ilgilendiren mesele daha ideolojik.
Yukarıda minör dağıtımcılar sayesinde sinema izleyicisiyle buluşan küçük
bütçeli filmlerden bahsettim. Bu filmler en azından vizyon filmlerine
alternatif olma yönleriyle de üzerinde durulması gereken filmler
aslında. Değişik bir yüz görmek, değişik bir ses duymak, bir duyguya,
fikre ortak olmak isteyen sinemasever için bulunmaz nimetler bu
alternatif filmler. Özellikle festivallerde takip edip “Keşke vizyon
yüzü görebilse” dediğimiz türden filmleri dağıtabilecek kuruluşlar
çıktıkça seviniyorduk tabii. Hasbelkader bile olsa biraz daha fazla
izleyicinin bazı filmleri görebilme olasılığının çoğalması yüzümüzü
güldürüyordu. Bu filmler de daha çok Alkazar, Beyoğlu, Emek gibi
sinemalarda vizyon yüzü görüyordu. Bu sinemaların kapanması demek,
sadece birkaç eski sinemanın perde indirmesi demek değil; izleyici
olarak alternatif örnekleri büyük perdede görme hakkımızın elimizden
alınması da demek. Ve bu sadece birkaç sinemaseverin büyük perde sevdası
değil, izleyiciyi giderek daha da tek tipleştiren bir sistemin
dışavurumu. Düşünme, kıpırdama, okuma, izleme diyen bir sistem.
Düşüneceksen de bunu düşün, okuyacaksan bunu oku, izleyeceksen de bunu
izle diyen bir sistem. Önünüze sürülen fikirlere dikkat edin, okumanız
için reklamı yapılanlara, izlemeniz için vizyona giren filmlere!
“Büyük uyku”dan uyanmamız için sinemalarımıza ihtiyacımız var bizim.
“Emek”imize ihtiyacımız var. “Emek”ime dokunma demeliyiz bu yüzden.
Not:
18/06/2010 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayımlanmış yazımdır.