emek sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emek sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2013 Çarşamba

Emek Yerinde Güzel



Şimdiye kadar çok yazı yazıldı, konuşuldu; ne için? Görmek istemeyenler görmüyor, duymak istemeyenler duymuyor! Olsun varsın, Emek'e, hepimizin emeğine sahip çıkıyoruz ve her daim çıkacağız. Kendi adıma yazılı basında 2010 yılından bu yana çeşitli mecralarda Emek için yazılar yazıyorum, konuşuyorum ve hâl böyle iken yazmaya da devam edeceğim. En azından konuşmak, yazmak istediğimiz her konu Emek'e dokunmadan başlamıyor ve bitmiyor. Çünkü Emek bize çok dokunuyor. Hayallerimize, düşüncelerimize, hislerimize yön veren sinemanın adı oluyor Emek bizim için. Sadece bir sinema salonu olmaktan çok daha derin anlamlar içeriyor.

Bırakın bir kültür mecramız olsun Emek, sinametek olsun. En çok Emek'e yakışır sinematek olmak. İstanbul'un en eski sineması olarak yaşamını sürdürüyordu Emek, 2009'da kapısına kilit vurulana dek. Ona yakışan bir gidişat değil bu olup bitenler ve olduya bittiye getirilenler. Belki bazılar için "light bir sorun" belki "uğraşmaya değmez, yıkıldı gitti" (bunlar hep duyduğumuz eleştiri(!)ler) ama her yere hükmeden zihniyete de bir karşı çıkış Emek! Sahip çık Emek'ine. Çünkü "Emek olmadan 'emek' olmaz"

31 Mart 2012 Cumartesi

Hoşgeldin Sinemanın Baharı


Geldi yine ayların en heyecanlısı ve baharın en güzel müjdesi, festivalin baharı nisan ayı :)

Dün akşam yapılan törenle 31. İstanbul Film Festivali başlamış oldu. Açılış filmi Terence Davies'in son filmi 'The Deep Blue Sea/Aşkın Karanlık Yüzü'... Filmle ilgili düşüncelerimi en kısa zamanda paylaşacağım. İlkin festival önerilerimin bulunduğu şu sayfaya bir göz atın: http://www.filmlerim.com/makale/11637/sinema-yazarlarindan-istanbul-film-festivali-icin-oneriler?g=14

Tabiî bunlar on filmle sınırlandırılan listeler, dolayısıyla 220 gibi bir sayıyla film kapasitesine sahip bir festivalden on film çekip çıkarmak haliyle zor. Bunlar benim merak ettiklerim diyelim :)

Festivaller bana hep izlediğim filmleri bile bir kez daha izleme isteği verir. Mesela bu yıl The Wall, Moulin Rouge, Ashes of Time gibi filmlere bilet almamak için kendimi zor tuttum. O filmleri bir kez daha izlemek, büyük perdede, o büyülü ortamda bir kez daha zevkini çıkara çıkara seyretmek elbette ki müthiş. Ancak izlenecek o kadar film, keşfedilecek o kadar yeni isim var ki. Bu filmlerin bir kısmını Emek'te izlemek istemenin de burukluğu... Emeksiz üçüncü festival oluyor bu. 

Festival boyunca yazmaya çalışacağım. Başarılı olamazsam festival sonrası yazarım, gönül bağımın en derinden kurulduğu İstanbul Festivali'ne vefa borcumu belki yazarak ödeyebilirim. Öy le bir festival ki haberleri çıkmaya başladığı anda insanın kalbine farklı heyecanlar yaşatıyor. Biri bittiğinde gelecek yıl için beklenilmeye başlanıyor. Bu güzel bahar günlerinde kırın okullarınızı, işlerinizden kaçamaklar yapın, bir filme dalın ve fida filmin o müziğini duyarak başlayın filmi izlemeye. Ve hep birlikte bağırın: Bırakın artık EMek'in yakasını, bırakın festivallerimizi, onlar bizim.




12 Aralık 2011 Pazartesi

“Emek”ime Saygı


SİNEMA bir sanat mıdır, sinema kendinden önceki sanat dallarının üzerine kendini yaslamış da onlardan beslenerek adeta kendini mi yaratmıştır zaman içinde? Ne olursa olsun, onu “yedinci sanat” ifadesiyle hem ötekileştirerek hem de ona ayrı bir mevki vererek belki de bir yüceltmeyle baksak da sinemaya ondan vazgeçemeyeceğimiz de bir gerçek.
Gören gözler, duyan kulaklar, en önemlisi de düşünebilen beyinler biliyor belki de sinemanın kendini ispatından bu yana süregelen yozlaştırma eylemlerini. Bu eylemlerin en sinsi olanı da insanlara empoze edilen tek tip olmayı hedefleyenler. Kafka (Steven Soderbergh, 1991) filminde şöyle der ünlü Kale’nin acımasız sahiplenicilerinden biri: “Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.” Bu yüzden bireyin düşünmesi, hareket olanakları kısıtlanmıştır; her dilediğini yapamaz, her şeyi ifade edemez. Zaten ifade edeceği pek bir şey de kalmamıştır elinde, beyninde. Sadece işe gider, sisteme hizmet eder, çarkın bir parçasıdır. Modern Zamanlar’ın ünlü çarkının... İşte, bu repliği bile duyduğumuzda belki filmi durdurup biraz düşünmek ihtiyacı hissediyoruz, kahramanla (Tabii buradaki kahraman genel geçer yargılarla süslenmiş tipik Hollywood kahramanı değildir) özdeşlik kurup onun yaşadığı sıkışmışlık hissini dağıtabilmek için kıpırdanmaya bile başlıyoruz. Enikonu rahatsız ediyor bizi film... Peki biz böyle filmlerin kaç tanesini artık sinemalarda izleyebiliyoruz?
Sinemanın o görkemli yapımlarının yanında daha minimal, daha sıradan insan öyküleri anlatan, küçük bütçeli filmleri bizlerle tanıştıran adeta “Böyle filmler de var” diyen festivallerin yanında minör dağıtımcıların da kendilerini sinema sektöründe hissettirmeleriyle küçük bütçeli filmler de vizyonda buluşmaya başlamıştı izleyicisiyle. Sadece festivalle sınırlı kalmamalıydı çünkü bu filmlerin de yolculuğu. Tabii bu filmlerin vizyon yüzü görmeleri gerçek bir sinemasever için yerleri hiçbir zaman doldurulamayacak artık “mütevazı” sayılan sinemalarla mümkün oluyordu. Ancak yavaş yavaş bunun da önü kesildi. Tüm yaşamı içine sığdırdığını zanneden (Çünkü insan yaşamı ye, iç, giy üçgeninde gidip geliyor ya) büyük alışveriş merkezlerinin kültür açığını kapatan sinema salonları insanlarımıza geniş koltuklar, büyüyen mısır boyutları ve kolalarıyla refah bir seyirlik ortamı yarattıkça “mütevazı” sinemaların artık “para” etmediği “gerçeği(!)” ile karşı karşıya kaldık. Böylece birer birer kapanmaya başladı yılların sinemaları.

SİNEMA SALONU SADECE MEKAN DEĞİLDİR
Sinemaya sadece salon olarak bakan bir izleyici belki rahatsız olmayabilir gidişattan. Ancak sinema sadece bir filmin gösterildiği salon değildir. Aynı zamanda bir yaşanmışlığın, ortak anıların da buluştuğu mekanlardır. Geçtiğimiz senelerde İstanbul Film Festivali dolayısıyla Claudia Cardinale geçti mesela Emek Sineması’ndan. François Ozon daha geçen yıl ordaydı. Atlas Sineması’nın duvarlarına yansıyan Türk sinemasının unutulmaz yüzleri ve imzaları, oralardan geçen sanatçıların ayak izleri... Bir sinema izleyicisi ve festival takipçisi olarak Tarık Akan’ı Atlas Sineması’nın önünde sıra beklerken görmek, Zeki Demirkubuz’u filmini anlatırken dinlemek az bir şey midir? Tüm bunlar sinemaseverler için bir sinema salonunu sadece bir mekan olmaktan çıkaran şeylerdir. Sinemaya hayat veren, adeta onun izleyiciyle nefes almasını sağlayan detaylardır. Bir alışveriş merkezine gidip de yemek yiyip, alışveriş yaptıktan sonra “Hadi bir de sinemaya gidelim” anlayışından çok daha farklı şeylerdir. Tabii tüm bunlar bir sinemaseverin kalbinden geçen duyuşlar, paylaşmak istediği özel duygular belki. Tüm bu yok edişlerin ardında yatan ve toplumumuzu esas ilgilendiren mesele daha ideolojik.
Yukarıda minör dağıtımcılar sayesinde sinema izleyicisiyle buluşan küçük bütçeli filmlerden bahsettim. Bu filmler en azından vizyon filmlerine alternatif olma yönleriyle de üzerinde durulması gereken filmler aslında. Değişik bir yüz görmek, değişik bir ses duymak, bir duyguya, fikre ortak olmak isteyen sinemasever için bulunmaz nimetler bu alternatif filmler. Özellikle festivallerde takip edip “Keşke vizyon yüzü görebilse” dediğimiz türden filmleri dağıtabilecek kuruluşlar çıktıkça seviniyorduk tabii. Hasbelkader bile olsa biraz daha fazla izleyicinin bazı filmleri görebilme olasılığının çoğalması yüzümüzü güldürüyordu. Bu filmler de daha çok Alkazar, Beyoğlu, Emek gibi sinemalarda vizyon yüzü görüyordu. Bu sinemaların kapanması demek, sadece birkaç eski sinemanın perde indirmesi demek değil; izleyici olarak alternatif örnekleri büyük perdede görme hakkımızın elimizden alınması da demek. Ve bu sadece birkaç sinemaseverin büyük perde sevdası değil, izleyiciyi giderek daha da tek tipleştiren bir sistemin dışavurumu. Düşünme, kıpırdama, okuma, izleme diyen bir sistem. Düşüneceksen de bunu düşün, okuyacaksan bunu oku, izleyeceksen de bunu izle diyen bir sistem. Önünüze sürülen fikirlere dikkat edin, okumanız için reklamı yapılanlara, izlemeniz için vizyona giren filmlere!
“Büyük uyku”dan uyanmamız için sinemalarımıza ihtiyacımız var bizim. “Emek”imize ihtiyacımız var. “Emek”ime dokunma demeliyiz bu yüzden.

Not:  18/06/2010 tarihli Evrensel Gazetesi'nde yayımlanmış yazımdır.

2 Nisan 2011 Cumartesi

ve festival başlasın





Geldi yine yılın en güzel zamanı; nisan ayı festival ayı...

Dün akşam yapılan kısa, güzel, aklı başında, kaliteli bir açılış töreniyle hepimizin beklediği İstanbul Fİlm Festivali 30. yaşını kutlayacağı günlere başladı. Bu arada bu açılış töreninden umarım feyz alanlar olur da bir daha 4. Yeşilçam ödül töreni gibi rezil ötesi organizasyonlar yaşanmaz. Verilen ödülleri geçtim, sunuşlar ve katılanların hali açısından izlemenin eziyet olduğu bir törendi resmen Yeşilçam ödülleri.

Akşamki tören birçok açıdan insanı duygulanımlara sürükleyen bir seyirlikti. Özellikle Emek sineması ve onun festivaldeki yeri ve önemini bilen kitle için Emeksiz bir festivali düşündükçe bile üzülen bünyelerimize Emek'in Emekçisi Hikmet Dikmen'in geceye katılması ve yaptığı konuşma ekran başında ağlamama neden oldu. Biraz da bencilce bir tavırla belki, iyi ki dedim iyi ki Emek'te film izlemişim, festival tadını Emek'te tatmışım. Kim bilir belki bundan sonra Emek hiç böyle bir festivale ev sahipliği yapamayacak. Bunu düşünmek istemiyorum ama belki de...
Bunun dışında geceye sunum yapmak için çıkan sanatçılar ve festival yöneticileri yaptıkları konuşmalarla sadece göze seslenmenin yeterli olmayacağını dimağlara da hitap etmek gerektiğini çok iyi bildiklerini gösterdiler bir kez daha. Bilinçli ve tutarlı davranışlarıyla gecenin sorunsuz akışına yardım ettiler. Ve pek tabii ki hazırlanan görüntüler... 30 yılı gözlerimizin önüne seren, yer yer ağlatan, yer yer güldüren ve her an duygulandıran görüntüler, röportajlar... Her şey çok çok iyiydi. Gönül Lütfi Kırdar'da olmayı dilerdi ama kalbimiz ordaydı tabii.
Bu yıl festival kitapçığından seçemedim maalesef filmlerimi, İKSV'nin adresinden seçmek zorunda kaldım. Bazı filmlerin biletleri daha çıktığı saatlerde tükendiği için yaya kaldım ama görmek istediğim filmlerin çoğuna bilet buldum. Bu açıdan da heyecanla bekliyorum filmleri. Tabii boş kalan saatlerde belki de hiç aklımda olmayan filmlere gitme heyecanı hissedeceğim yine. Düşünsenize siz dışarıda caddede yürürken içeride filmler oynayacak. Bunu bilmek bile kendinizi salona atmak için yeterli bir sebep.
Ve işte gitmeyi planladığım filmlerim:

Mefisto

Angelika'nın Tuhaf Vak'ası

İçimdeki Yangın

Bir Kadın Meselesi

Özgürlük Yolu

Mamma Gogo

Kadın İsterse

72. Koğuş

Boktan Bir Yıl

İmkansızın Şarkısı

Keyif Evi

Yaşamın Ritmi

Canım Komşularım

Yaşasın Aşk

Hizmetçi

Düzelti

İstanbul'da Aşk