Evet, bir festivalin daha sonuna geldik. Ne yalan söyleyeyim bu yıl festival yapılmasın demişliğim, istemişliğim var. Halbuki insanlar en azından böylesi bir gündemin içinde bir nefeslik yer açmak istiyorlar kendilerine belki en haklısından. Ancak kaçmakla, atlamakla, üstünü kapamakla veya konuşmamakla geçer mi, biter mi? Ama bir tarafta resmen kafayı yemek bir tarafta biraz olsun geçiştirmek varken neyi seçeceğimiz elbet bize kalmış. Her zaman tekrarladığım bir sözü yeniden yazmakta bir beis görmüyorum: SİNEMA BİR KAÇIŞ DEĞİLDİR. Dahası hatırlamak, anmak, üzerine konuşmak,yeniden biçimlendirmek, isyan etmektir. Çünkü sinema hayattır. Neyse, bu yıl bu duygularla açtık ve kapattık festivali. İkinci hafta başlayan yarışma filmlerinden "Ulusal Yarışma" kategorisine değinmek istiyorum biraz çünkü artık gerçekten itirazım var.
Küçük bir ilişki kurmayla tabii ki Onur Ünlü filmine atıfta bulunmak isteğindeydim ki itirazım var diyorum. İlkin filme uygulanan akıl dışı +18 uygulamasına hepimizin itirazı var. Festivalin filme benzeyen filmlerinden biriydi İtirazım Var ve sinemanın üzerine aldığı misyonlardan "hatırlatma, kendine getirme" yönünü elbette ki çok yerinde kullanıyordu. Buydu herhal kafaları dellendiren ve filme "insanlık onuru var" deyip sansür uygulattıran. Nasıl bir şey bu?
Görüldüğü üzere "insan onuru" içeriyor film ve bu bir sansür nedeni olarak gösterilebiliyor. İçinde yaşanılan ülkenin nasıl bir kara mizah deryası içinde yüzdüğünü göstermesi bakımından önemli aslında, değil mi?
Neyse, aslında konu İtirazım Var filmi değil, konu yerli sinemanın hali! Belki yerli sinemayı masaya yatırıp kesip biçmek ve sonuçlar çıkartmak adına fazla bir bilgi birikimine sahip değilim ancak bu yıl gördüğüm festival filmlerinden hareketle birkaç kelam etmek istiyorum. Bu yıl festivalde gördüm ki hikâye varsa sinema yok, sinema varsa hikâye yok, bu nasıl iş? Elinizde incir çekirdeğini doldurmayacak bir hikâye var ve bunu anlatmak istiyorsunuz. Niye? Hadi niyesini geçtik, anlatacaksınız anladık ama hikâyeyi sündüre sündüre filmi en az iki saat sunmak niye? Kıyamıyor musunuz cümlelerinize, görüntülerinize? Misal Ayhan Hanım... Biçim denemesi olarak gerçekten tebrik etmek istiyorum Levent Semerci'yi ancak biçime yüklendikçe senaryonun yavan kalması ne iş? Sembolik anlatım diye diye seyirciyi olayın ciddiyetinden koparmak nasıl bir tercih? 12 Eylül dönemini (özellikle 1 Mayıs 1977'yi eksene alarak) anlatmak için "kıydılar güzel çocuklara" cümlesini odağa almak nasıl bir hafifletme?
Peki elinizde "mevsimlik işçiler" gibi gerçekten önemli bir konu varken ve emekle paranın çatışmasını anlatırken bu çatışmanın bir ucuna sadece Kürtleri koymak nasıl bir anlayış? Kazım Öz'ün Bir Varmış Bir Yokmuş filmi çok iyi bir konuyu dillendiriyor. Mevsimlik işçi meselesinden emek/işçi ile güç/sermaye/para çatışmasını perdeye taşıyor. Bu sınıfsal bir mücadele ve anlatılması çok çok önemli. Bu evrensel konuyu yerelleştirmek de ülke sıkıntılarını anlatmak açısından önemli. Ancak bunu etnik köken sorunu haline getirmek? Filmin en büyük çıkmazı bu.
Güzel kadrajlar, samimiyet, doğal oyunculuk... Ancak seçilen hikâyenin birbirine eklemlenemeyen uçları... Sesime Gel böylesi savruk bir film olmuş. Masalla gerçeği iç içe geçirmek elbette iyi bir tercih ancak gerçeğin yere basması gereken ayakları gittikçe ana hikâyeden kopuyor ve bu da Sesime Gel'in önemli bir sorunu. Bunlar değerli filmler, değerli yönetmenlerin işleri. O yüzden beklentilerimiz yüksek. Sinemamız adına birer umut bu isimler bunu da eklemek istiyorum doğrusu.
Yarışma dışı izlediğimiz filmlerden bazıları de ayrı bir fecaat. Misal Uzun Yol. Filmi bitiremediğimi baştan söyleyerek bir arkadaşımın filme yakıştırdığı "gerçek kesit" benzetmesini de eklemek istiyorum. Hikâyeyi geçtim vallahi billahi ama o görüntüler? Çiğ, yapay... Devamlılık hatalarıyla dolu. Üstelik filmin süresi de 110 dk. Doldurulmaya çalışılan felaketler silsilesi... Hani Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisi vardı ya, bir ailenin başına tüm felaketler geliyordu ve artık sıtkımız sıyrılmıştı izlerken. Onun çiğ görüntüler ve "doğal" zannedilen oyunculuklarla perdeye taşındığını düşünün. Karşınızda Samanyolu veya Flash sponsorluğunda çekildiği zannı uyandıran "gerçek kesit"!
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Nisan 2014 Pazar
27 Ocak 2014 Pazartesi
Savaşa çocuk gözüyle bakmak...
*Evrensel Kültür dergisinde yayımlanan yazımdır.
2003 yapımı Barbarların İstilası (Les Invasions Barbares, yönetmen Denys Arcand) filminde “İnsanlık tarihi vahşetin tarihidir” cümlesi geçer. Bu cümle alır götürür sizi ve aklınızın gidebildiği, bilginizin erebildiği kadar olsa bile tarihi sorgulatır. Belki filmin tek bir cümlesidir bu ancak tüm tarihi özetler niteliktedir. Çünkü insanın insana yaptığını başka bir tür –en azından aklını kullanabilen- yapmaz, yapamaz.
Tarihin görüp görebileceği en acımasız yıkımdır savaş. Tarihin tozlu yapraklarına kaldırılmış veya hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde sürmekte olan gerek fiziksel gerek ruhsal şiddet içeren savaşlara, çatışmalara, yıkımlara, acımasızlıklara tanık olduk ve oluyoruz. Bunlar demokrasi adına yapılıyor, bazen hamaset duygularının kabarması sonucu gerçekleşiyor ve ne acıdır ki dünyadaki toprakları paylaşamayan insan, bir diğerinin hakkına tecavüz edebiliyor. Üstelik kendi de dahil olmak üzere en geçerli hakkın üzerini çiğneyerek, yok sayarak yapıyor bunu. Yani “Yaşama hakkı”... Muktedir olanın ezilene uyguladığı her türlü şiddeti bir savaşma hali olarak kabul edersek, geçmişten günümüze insanlığın her daim bir çırpınma, savaşma içinde olduğunu görebiliriz. Tabiî bunca kıyımın içinde yok olan hayatlar, geleceğin büyükleri ve iktidar kurucuları çocuklar... Daha doğduğu andan itibaren şiddetin içinde kavrulan ve gördüğünü doğru belleyip o yolda bir hayat kuran minik bedenler...
1989’da kabul edilen ve 1990’da yürürlüğe giren “Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin 38. maddesi şöyle der: “Taraf devletler on beş yaşından küçüklerin çatışmalara doğrudan katılmaması için mümkün olan tüm önlemleri alacaktır.” Belki çocukların savaşa doğrudan katılmaları bu sözleşmeye göre engellenebilecektir peki ya savaşı gören, duyan, yaşayan küçük bedenlerin savaşın her türlü halini yaşamaları nasıl engellenecek? Bunun mümkünü var mıdır?
Savaşın çocuk ve gençler üzerindeki etkisi pek çok kez bilimsel nitelikli makalelere, özellikle psikoloji dalının araştırma konularına malzeme olmuştur. Psikolojiden yola çıkarak şu tespiti görebilmemiz önemli: “Korku, bireyin kendini tehlikelerden korumasını ve hayatta kalmasını sağlayan zihinsel bir mekanizma olarak işlev görür. Ancak, bu korku başa çıkılamayacak kadar şiddetli bir hal aldığında bireyin zihnine ayrıntılı bir şekilde kazınan tehdit edici durum artık onun için travmatik bir yaşantı niteliği taşır. Bu bağlamda, yoğun korku, güvensizlik ve çaresizlik duygularıyla başa çıkmada bilişsel ve duygusal yetileri henüz oldukça kısıtlı olan çocuklar için savaş yaşantılarının travmatik bir etki yaratacağı söylenebilir.” (Gülse Erden, Gökçe Gürdil, “Savaş Yaşantılarının Ardından Çocuk ve Ergenlerde Gözlenen Travma Tepkileri ve Psiko-Sosyal Yardım Önerileri” Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2009, 12 (24), 1-13.) Bu doğruları, tespitleri bilimsel niteliği olan yazılardan okumakla roman, hikâye gibi etkileyiciliği yüksek kurgu anlatılardan okumamız arasında farklar olacaktır elbette. Peki ya sinemanın perdeye yansıttıklarında görmek, dinlemek o çocukların hikâyelerini!
Çocuklar savaşta çocuk asker olarak kullanılmalarının yanında casus, haberci, gözcü veya propaganda aracı olarak da kullanılagelmişlerdir. Tabiî ki savaşın perdeye yansıyan halleri içinde de çocukların bu tür görevleri üstlendiklerini görebiliriz. Hatta casus olarak aklımıza hemen küçük Ivan gelir. Ivan’ın Çocukluğu (Ivanovo Detstvo, yönetmen Andrey Tarkovskiy, 1962) adlı filmde annesi ve kız kardeşi Naziler tarafından kurşuna dizilen ve babası da yine savaşta ölen on iki yaşındaki Ivan’ın öyküsüyle karşılaşırız. Filmin ismindeki “çocukluğu” ifadesi hiç çocuk olamamış bedenleri anlatmak için seçilmiş gibidir adeta. Çünkü onlar gibi savaşı yaşayanların hayatları filmde aslında askerlerin sığınak olarak kullandığı kilise duvarında yazan şu cümleyle özetlenmiştir: "8 kişiyiz. Hiçbirimiz 19 yaşından büyük değil. Bir saat içinde kurşuna dizileceğiz. İntikamımızı alın." Düşlerin, savaşın acımasız gerçekliğiyle adeta savaşım halinde olduğu filmde Ivan, yaşının ve bedeninin küçüklüğüne rağmen çocuk olamayanları çok iyi göstermiştir bizlere. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi saldırılarına uğrayan ülkelerin çocuklarından biridir Ivan, peki ya Nazi Almanyasının çocukları?
Roberto Rossellini, 1948 yılında çektiği Almanya Sıfır Yılı’nda (Germania Anno Zero) gerçek mekânları kullanır. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın arda kalan yıkıntıları arasında Almanya sokaklarında dolaştırır bizi. Hikâyesini anlattığı Edmund küçük hayatına büyük bir savaşı sığdırmış bir çocuktur. Savaşın ardından neredeyse yerle bir olmuş Berlin’de hasta babası, ağabeyi ve ablasıyla birlikte yıkık dökük bir hayatı sürdürmeye çalışan Edmund’un gözünden bakarız savaşın sonrasına. Üstelik ortada yeniden bir canlandırma hali de yoktur, çünkü dediğimiz gibi Rossellini gerçek görüntüler kullanmıştır filminde. Neredeyse bir belge-film niteliği bile taşır bu yönüyle film. Bu filmin bir başka değeri de savaşın müsebbibi olan taraftan bakılmasıdır savaş denen cinnet haline. Edmund’un günlerini başıboş, orda burda geçirmesi; dahil olamadığı ortamlardan dışlanması, kendine amaç edinememesi hep bir savaş sonrası yıkımın ve nedensizliğin dışavurumudur. Bir gün karşılaştığı öğretmeniyle arkadaş olabileceğini zannedip kendi dünyasının yıkıntılarınndan bahseden Edmund, yatalak babasından öğretmenine söz açınca, öğretmeni ona Nazizmin “işe yaramayanların yok edilmesinde sakınca yoktur” tarzı çarpık düşüncesini hayatın gerçeği gibi anlatır. Sonrasında babasının ölümüne neden Edmund’un vicdan muhasebesi ve filmin sonunda onu bekleyen ölüm, aslında koskoca bir savaşa neden olan düşüncenin küçük bir bedende yarattığı yıkımı anlatabilmesi açısından trajiktir. Edmund’un ölümünü “Kaldırımda yatan cansız bedeni, bütün değerleri altüst eden Nazizm'in yol açtığı çöküşün mahkeme ilâmıdır sanki” ( Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi, Oğlak Yayınları, s.219.) sözleriyle dile getiren Rekin Teksoy, küçük bir çocuk üzerinden bir dönemi alt üst etmiş bir fikrin çöküşünün nasıl anlatıldığının altını çizer.
Sancılı coğrafyalarda çocuk olmak
Tarihin kıvrımlarında epey zor zamanlar geçirmiş coğrafyalar vardır elbet. Ancak başından bela bulutları gitmeyen, adeta acı çekmek için bir araya gelmiş topraklar, bir başkasının yükünü kambur gibi üzerinde taşıyan ve buna alıştırılan coğrafyaların insanları her daim içinde yaşadıkları acıları adeta içselleştirmişlerdir. Onların acısı var olmanın adeta gerekliliği gibi gösterilmiştir yüz yıllar boyu. İnsan belki de sadece yaşadığına inanmaya başlar hale gelir. İşte öyle topraklardan kopup gelen hikâyeler daha bir iç acıtıcıdır. Bahman Ghobadi’nin 2004’te yazıp yönettiği Kaplumbağalar da Uçar (Lakposhtha Parvaz Mikonand) tam da o acıların içinden seslenir izleyicisine. Türkiye-İran sınırında bir Kürt mülteci kampında, Amerika’nın saldırılarına az bir süre kala başlayan film, küçük yaşlarına rağmen hayatın tüm acımasızlıklarına şahit olmuş çocukları anlatır: Mayın toplayarak hayatını kazanmaya çalışan çocukları... Erkek çocukların ellerini, kollarını, bacaklarını kaybettikleri; kızların erken yaşta –çoğunlukla tecavüz yoluyla- annelikle tanıştıkları yani omuzlarına taşınmayacak kadar yük binenlerin yaşadıkları bir coğrafyadır burası. Derler ki Kaplumbağalar da Uçar bir Kürt hikâyesine dayanır. Hikâye şöyledir:
"Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, çevresindeki kuşları sürekli izler, onlara imrenir. Zaman geçtikçe bu kuşlarla arkadaş olur ve duygularını onlarla paylaşır. Kaplumbağanın isteği yaşadığı gölün diğer tarafına gitmektir; ama kendisi de bilir ki gidecek olsa bu gezi onun için bir ömür sürer. Kaplumbağa ‘Keşke ben de sizin gibi uçabilseydim’ der kuşlara. Kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek isteyen kuşlar da ‘Uçabilirsin!’ derler kaplumbağaya. ‘Kaplumbağalar da uçar!’ Bir dal bulan iki kuş, kaplumbağayı karşıya geçirmek için iki yanından tutarlar ve kağlumbağaya ‘Tek yapman gereken dalı sıkıca ısırmak’ derler. Isırır kaplumbağa ve yükseldikçe yükselirler, uçtukça uçarlar. Ama kaplumbağa korkar yükseklerden ve heyecanla bağıracağı an, çenesi açılıverir. Böylece suya düşer; yani ait olduğu yere, kendi yavaş, imkânsız hayatına. O da yüksekler için yaratılmadığını, kuşlar gibi olamayacağını anlar." Filmin anlattığı çocuklar da birer kaplumbağadır aslında. İsterler ki daha güzel günler görebilsinler. Ancak bir mayın koparır alır her defasında bir organlarını, bazen bedenlerinin tümünü. Bağlar onları yaşadıkları çamurlu toprakların balçıklarına. Gittikçe daha da gömülür ayakları çamura. Bize de ne yazık ki bütün acılara ve savaşlara amansız yakalananların hep çocuklar olduğunu bir kez daha idrak etmek düşer.
2003 yapımı Barbarların İstilası (Les Invasions Barbares, yönetmen Denys Arcand) filminde “İnsanlık tarihi vahşetin tarihidir” cümlesi geçer. Bu cümle alır götürür sizi ve aklınızın gidebildiği, bilginizin erebildiği kadar olsa bile tarihi sorgulatır. Belki filmin tek bir cümlesidir bu ancak tüm tarihi özetler niteliktedir. Çünkü insanın insana yaptığını başka bir tür –en azından aklını kullanabilen- yapmaz, yapamaz.
Tarihin görüp görebileceği en acımasız yıkımdır savaş. Tarihin tozlu yapraklarına kaldırılmış veya hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde sürmekte olan gerek fiziksel gerek ruhsal şiddet içeren savaşlara, çatışmalara, yıkımlara, acımasızlıklara tanık olduk ve oluyoruz. Bunlar demokrasi adına yapılıyor, bazen hamaset duygularının kabarması sonucu gerçekleşiyor ve ne acıdır ki dünyadaki toprakları paylaşamayan insan, bir diğerinin hakkına tecavüz edebiliyor. Üstelik kendi de dahil olmak üzere en geçerli hakkın üzerini çiğneyerek, yok sayarak yapıyor bunu. Yani “Yaşama hakkı”... Muktedir olanın ezilene uyguladığı her türlü şiddeti bir savaşma hali olarak kabul edersek, geçmişten günümüze insanlığın her daim bir çırpınma, savaşma içinde olduğunu görebiliriz. Tabiî bunca kıyımın içinde yok olan hayatlar, geleceğin büyükleri ve iktidar kurucuları çocuklar... Daha doğduğu andan itibaren şiddetin içinde kavrulan ve gördüğünü doğru belleyip o yolda bir hayat kuran minik bedenler...
1989’da kabul edilen ve 1990’da yürürlüğe giren “Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin 38. maddesi şöyle der: “Taraf devletler on beş yaşından küçüklerin çatışmalara doğrudan katılmaması için mümkün olan tüm önlemleri alacaktır.” Belki çocukların savaşa doğrudan katılmaları bu sözleşmeye göre engellenebilecektir peki ya savaşı gören, duyan, yaşayan küçük bedenlerin savaşın her türlü halini yaşamaları nasıl engellenecek? Bunun mümkünü var mıdır?
Savaşın çocuk ve gençler üzerindeki etkisi pek çok kez bilimsel nitelikli makalelere, özellikle psikoloji dalının araştırma konularına malzeme olmuştur. Psikolojiden yola çıkarak şu tespiti görebilmemiz önemli: “Korku, bireyin kendini tehlikelerden korumasını ve hayatta kalmasını sağlayan zihinsel bir mekanizma olarak işlev görür. Ancak, bu korku başa çıkılamayacak kadar şiddetli bir hal aldığında bireyin zihnine ayrıntılı bir şekilde kazınan tehdit edici durum artık onun için travmatik bir yaşantı niteliği taşır. Bu bağlamda, yoğun korku, güvensizlik ve çaresizlik duygularıyla başa çıkmada bilişsel ve duygusal yetileri henüz oldukça kısıtlı olan çocuklar için savaş yaşantılarının travmatik bir etki yaratacağı söylenebilir.” (Gülse Erden, Gökçe Gürdil, “Savaş Yaşantılarının Ardından Çocuk ve Ergenlerde Gözlenen Travma Tepkileri ve Psiko-Sosyal Yardım Önerileri” Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2009, 12 (24), 1-13.) Bu doğruları, tespitleri bilimsel niteliği olan yazılardan okumakla roman, hikâye gibi etkileyiciliği yüksek kurgu anlatılardan okumamız arasında farklar olacaktır elbette. Peki ya sinemanın perdeye yansıttıklarında görmek, dinlemek o çocukların hikâyelerini!
Çocuklar savaşta çocuk asker olarak kullanılmalarının yanında casus, haberci, gözcü veya propaganda aracı olarak da kullanılagelmişlerdir. Tabiî ki savaşın perdeye yansıyan halleri içinde de çocukların bu tür görevleri üstlendiklerini görebiliriz. Hatta casus olarak aklımıza hemen küçük Ivan gelir. Ivan’ın Çocukluğu (Ivanovo Detstvo, yönetmen Andrey Tarkovskiy, 1962) adlı filmde annesi ve kız kardeşi Naziler tarafından kurşuna dizilen ve babası da yine savaşta ölen on iki yaşındaki Ivan’ın öyküsüyle karşılaşırız. Filmin ismindeki “çocukluğu” ifadesi hiç çocuk olamamış bedenleri anlatmak için seçilmiş gibidir adeta. Çünkü onlar gibi savaşı yaşayanların hayatları filmde aslında askerlerin sığınak olarak kullandığı kilise duvarında yazan şu cümleyle özetlenmiştir: "8 kişiyiz. Hiçbirimiz 19 yaşından büyük değil. Bir saat içinde kurşuna dizileceğiz. İntikamımızı alın." Düşlerin, savaşın acımasız gerçekliğiyle adeta savaşım halinde olduğu filmde Ivan, yaşının ve bedeninin küçüklüğüne rağmen çocuk olamayanları çok iyi göstermiştir bizlere. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi saldırılarına uğrayan ülkelerin çocuklarından biridir Ivan, peki ya Nazi Almanyasının çocukları?
Roberto Rossellini, 1948 yılında çektiği Almanya Sıfır Yılı’nda (Germania Anno Zero) gerçek mekânları kullanır. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın arda kalan yıkıntıları arasında Almanya sokaklarında dolaştırır bizi. Hikâyesini anlattığı Edmund küçük hayatına büyük bir savaşı sığdırmış bir çocuktur. Savaşın ardından neredeyse yerle bir olmuş Berlin’de hasta babası, ağabeyi ve ablasıyla birlikte yıkık dökük bir hayatı sürdürmeye çalışan Edmund’un gözünden bakarız savaşın sonrasına. Üstelik ortada yeniden bir canlandırma hali de yoktur, çünkü dediğimiz gibi Rossellini gerçek görüntüler kullanmıştır filminde. Neredeyse bir belge-film niteliği bile taşır bu yönüyle film. Bu filmin bir başka değeri de savaşın müsebbibi olan taraftan bakılmasıdır savaş denen cinnet haline. Edmund’un günlerini başıboş, orda burda geçirmesi; dahil olamadığı ortamlardan dışlanması, kendine amaç edinememesi hep bir savaş sonrası yıkımın ve nedensizliğin dışavurumudur. Bir gün karşılaştığı öğretmeniyle arkadaş olabileceğini zannedip kendi dünyasının yıkıntılarınndan bahseden Edmund, yatalak babasından öğretmenine söz açınca, öğretmeni ona Nazizmin “işe yaramayanların yok edilmesinde sakınca yoktur” tarzı çarpık düşüncesini hayatın gerçeği gibi anlatır. Sonrasında babasının ölümüne neden Edmund’un vicdan muhasebesi ve filmin sonunda onu bekleyen ölüm, aslında koskoca bir savaşa neden olan düşüncenin küçük bir bedende yarattığı yıkımı anlatabilmesi açısından trajiktir. Edmund’un ölümünü “Kaldırımda yatan cansız bedeni, bütün değerleri altüst eden Nazizm'in yol açtığı çöküşün mahkeme ilâmıdır sanki” ( Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi, Oğlak Yayınları, s.219.) sözleriyle dile getiren Rekin Teksoy, küçük bir çocuk üzerinden bir dönemi alt üst etmiş bir fikrin çöküşünün nasıl anlatıldığının altını çizer.
Sancılı coğrafyalarda çocuk olmak
Tarihin kıvrımlarında epey zor zamanlar geçirmiş coğrafyalar vardır elbet. Ancak başından bela bulutları gitmeyen, adeta acı çekmek için bir araya gelmiş topraklar, bir başkasının yükünü kambur gibi üzerinde taşıyan ve buna alıştırılan coğrafyaların insanları her daim içinde yaşadıkları acıları adeta içselleştirmişlerdir. Onların acısı var olmanın adeta gerekliliği gibi gösterilmiştir yüz yıllar boyu. İnsan belki de sadece yaşadığına inanmaya başlar hale gelir. İşte öyle topraklardan kopup gelen hikâyeler daha bir iç acıtıcıdır. Bahman Ghobadi’nin 2004’te yazıp yönettiği Kaplumbağalar da Uçar (Lakposhtha Parvaz Mikonand) tam da o acıların içinden seslenir izleyicisine. Türkiye-İran sınırında bir Kürt mülteci kampında, Amerika’nın saldırılarına az bir süre kala başlayan film, küçük yaşlarına rağmen hayatın tüm acımasızlıklarına şahit olmuş çocukları anlatır: Mayın toplayarak hayatını kazanmaya çalışan çocukları... Erkek çocukların ellerini, kollarını, bacaklarını kaybettikleri; kızların erken yaşta –çoğunlukla tecavüz yoluyla- annelikle tanıştıkları yani omuzlarına taşınmayacak kadar yük binenlerin yaşadıkları bir coğrafyadır burası. Derler ki Kaplumbağalar da Uçar bir Kürt hikâyesine dayanır. Hikâye şöyledir:
"Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, çevresindeki kuşları sürekli izler, onlara imrenir. Zaman geçtikçe bu kuşlarla arkadaş olur ve duygularını onlarla paylaşır. Kaplumbağanın isteği yaşadığı gölün diğer tarafına gitmektir; ama kendisi de bilir ki gidecek olsa bu gezi onun için bir ömür sürer. Kaplumbağa ‘Keşke ben de sizin gibi uçabilseydim’ der kuşlara. Kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek isteyen kuşlar da ‘Uçabilirsin!’ derler kaplumbağaya. ‘Kaplumbağalar da uçar!’ Bir dal bulan iki kuş, kaplumbağayı karşıya geçirmek için iki yanından tutarlar ve kağlumbağaya ‘Tek yapman gereken dalı sıkıca ısırmak’ derler. Isırır kaplumbağa ve yükseldikçe yükselirler, uçtukça uçarlar. Ama kaplumbağa korkar yükseklerden ve heyecanla bağıracağı an, çenesi açılıverir. Böylece suya düşer; yani ait olduğu yere, kendi yavaş, imkânsız hayatına. O da yüksekler için yaratılmadığını, kuşlar gibi olamayacağını anlar." Filmin anlattığı çocuklar da birer kaplumbağadır aslında. İsterler ki daha güzel günler görebilsinler. Ancak bir mayın koparır alır her defasında bir organlarını, bazen bedenlerinin tümünü. Bağlar onları yaşadıkları çamurlu toprakların balçıklarına. Gittikçe daha da gömülür ayakları çamura. Bize de ne yazık ki bütün acılara ve savaşlara amansız yakalananların hep çocuklar olduğunu bir kez daha idrak etmek düşer.
22 Ocak 2014 Çarşamba
HAFIZASIZLASTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?
** Bu yazı Evrensel Kültür dergisinde (Aralık, 2012) yayımlanan yazımdır.
Ray Bradbury Fahrenheit 451’e giden yolun başlangıcında yazdığı öyküleri anlatırken, Parlak Anka üzerinde durur ve şunları söyler:
Sansür Şefi kitapları kütüphanenin dışarısındaki bahçede yakarken, şehir kütüphanecisiyle birlikte sokağın öbür yakasındaki kafede kahve içer ve elinde buharlar tüten bir cezveyle gelen garsonla sohbet eder:
“Merhaba Keats,” dedim.
“Puslu havaların ve olgun meyvaların mevsimi.” Dedi garson.
“Keats mi?” dedi Sansür Şefi. “Onun adı Keats değil ki!”
“Sahi,” dedim, “Bu bir Yunan restoranıydı, değil mi Platon?”
Garson fincanımı doldurdu. “İnsanların başlarına getirip yücelttikleri bir liderleri her zaman vardır... bu, işte sadece bu, zorbaların türediği kaynaktır; ilk ortaya çıktığı zaman, o bir koruyucudur.”
Sonra, restorandan çıkarken Barnes, az daha düşüreceği, yaşlı bir adama çarptı. Ben onu kolundan yakaladım.
“Profesör Einstein,” dedim.
“Mr. Shakespeare,” dedi.
Kütüphane kapanırken de uzun bir adam çıktı. “İyi akşamlar, Mr. Lincoln” dedim.
“Seksen yedi yıl...” diye yanıtladı.
Kitap yakan şehir bağnazı, bunları duyunca, bütün şehrin, kitapları hafızalarına kaydederek sakladığını anlar. Kitap her yerdedir. İnsanların kafalarında saklıdır! Adam çıldırır ve öykü biter.
Ancak bizim için öykü bitmez, belki de yeniden başlar her geçen günle birlikte. Fahrenheit 451’in yolunu açan küçük öyküler, belki kendilerince görevlerini tamamlamış ve okuyan herkesi etkileyen, filme çekildiğine izleyenleri kendine hayran bırakan Fahrenheit 451’ı bizlere ulaştırmıştır ama biz öykülerin tamamladıkları zamanları yeniden ve yeniden yaşıyoruz.
Michel Foucault, insanlığın dönüşümünün “disiplin toplumu”ndan “kontrol toplumu”na doğru geliştiğini söyler. Disiplin toplumuna işlerlik kazandıranlar, hapishane, tımarhane, okul, fabrika gibi disiplin kurumlarıdır. Bunlar sayesinde toplum, düzene uyar. Kontrol toplumundaysa işleyiş, dışarıdan bir gücün dayatması değil, vatandaşların beyinlerinin aşılanması, öznelerde içselleştirme yoluyladır. Görüntü demokratik olabilir ama özünde son derece baskıcı bir yaklaşımı imler bu. Buradan çıkaracağımız sonuç, disiplin Toplumundan kontrol toplumuna geçişte düzenleyici kurumların insanların kendisine dönüşmeye başlamasıdır. İnsan herhangi bir zorlayıcı dışsal otoriteye gerek kalmadan kendiliğinden bir tür hapishaneye dönüşür. Eylemlerini kendiliğinden bir özdenetimle kontrol altına alır. Bunu çevremizde gördüğümüz olaylarda, sayfasını çevirdiğimiz kitaplarda, perdede bakıp büyülendiğimiz filmlerde her geçen gün bir daha anlıyoruz. Belki kitaplardan, filmlerden (kısaca sanat değeri taşıyan eserlerden) bunca korkulması bu yüzdendir. Buradan da hareketle aklımıza 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldoux Huxley), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Dava (Franz Kafka) gibi kitaplar ve bunların sinemaya uyarlanmış filmleri defalarca gelmelidir.
Neil Postman, “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabında “Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir.” der. Huxley’ye göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için 1984’ün literatürümüze soktuğu Büyük Birader’e gerek yoktur. İnsanlar zaten süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya başlayacak, düşünmeyi unutacaklardır. Orwell ve Bradbury kitapların yasaklanacağı, yakılacağı bir gelecek tasviri yaparken Huxley kitapların artık yasaklamayacağı; çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı bir dünya tasvir eder. Orwell ve Bradbury bilgi yoksunluğunun insanın doğru düşünmesini sekteye uğratacağının ve hâkim gücün kontrolü daha rahat sağlayacağını vurgularken Huxley’nin çizdiği gelecek ve insan algısı, belki de bilgi çokluğunun cehaletle paralel büyüdüğü günümüzdeki hali dillendirir. Bilgiye bu kadar çabuk ve kolay ulaşılan zamanları yaşıyorken pasifizmin bu kadar artması, insanın olayları değerlendirirkenki “umursamazlığı” Huxley’nin duyurduğu gelecek değil midir? Aslında “İnsanın ölümü, bürokratik mekanizmaların ve tümel aklın, tikel aklı egemenliği haline alarak yok ettiği bir durumun adı ise Kafka eserleri tam da bunu tasvir eder.”
Kafka’nın Şato adlı eserini eksenine alan ve bir Kafka biyografisi çizen Kafka filminde, (Steven Soderbergh, 1991) ünlü Kale’nin acımasız sahiplenicilerinden biri şöyle der: “Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.” Bu yüzden bireyin düşünmesi, hareket olanakları kısıtlanmıştır; her dilediğini yapamaz, her şeyi ifade edemez. Zaten ifade edeceği pek bir şey de kalmamıştır elinde, beyninde. Sadece işe gider, sisteme hizmet eder, çarkın bir parçasıdır. İşte insanları pasifize etmenin en kolay ve etkili yolu budur. Aynı şeyleri okutmak, izletmek, düşündür(me)mek! Toplumsal belleğimizin silinmesi ve her şeyi çabucak unutur hale gelmek günlük yaşantımızın vazgeçilmez bir yönü haline getirilmiştir.
1946 yılında yazdığı Ne Kurban Ne de Cellat adlı denemesinde Albert Camus, “insanoğlunun bir başka insanla, insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu”nun ve insanlar arası uzun diyalogların kesildiğini söyler. Diyalogla ikna edilemeyenden korkmayı vurgular. Aslında Kafka’nın Dava’sı da bunun üzerine kuruludur. Orson Welles’in 1962 yapımı Dava uyarlamasının ilk sahnelerinde konuşan insanların hiçbirinin birbirini tamamlar nitelikte konuşmaması dikkat çekicidir. Sorular sorulur ama bu soruların yanıtları yoktur. Ve bu konuşmalar diyalog mantığının dışındadır. Korku çağının belki de en önemli koşulu: Diyalogsuzluk!
Dava’da kahraman K., hangi suçu işlediğini bilmeden yargılanma sürecine girer ve çevresinden de hareketle dava K.’ya bütünüyle doğal bir süreç gibi gözükmeye başlar.1925 yılında yayımlanan, 1962’de filme çekilen Dava’nın yarattığı distopik dünya düzen(sizliğ)i adeta günümüzü anlatır gibidir. Kafka’ya göre K., yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmıştır. Varoluşçuluğun etkileri ve insanın intihar etme seçeneğinin / yaşama son verme hakkının/ varoluşsal bir seçenek olması alegorisi vardır bu mahkumiyette. Çünkü K.’yı dünya/yaşam tutuklu kılıyorsa o tutukluluktan vazgeçmek aynı zamanda yaşamdan vazgeçmektir. Hem böylesi bir karmaşanın içine çekilmekteir K. hem de bu karmaşanın içinde edilgendir. Adeta zalimin mazlumu esir alması ve zamanla mazlumun zalime olan aşkı gibi. Burada 1984’ün sonunu hatırlamakta fayda var. Kahraman Winston, bir gün televizyon ekranından, Okyanusya’nın, Afrika’da büyük bir zafer kazandığını duyar. Gördüğü onca işkence ve beyin yıkama işlemi başarılı olmuştur. Winston, ruhunun derinliklerinde, “Büyük Birader”i artık gerçekten sevdiğini anlar. En büyük tehlike de budur! Düşünmeyi unutan insan, kendisine empoza edilen düşünceyi de “doğru” beller.
“Pazartesi Miller yakarız; Salı Tolstoy; Çarşamba Walt Whitman; Cuma Faulkner; Cumartesi ve Pazar da Schopenhauer ve Sartre…”
Yazının başında söz konusu ettiğimiz Fahrenheit 451 romanı da gelecekteki bir zamanı anlatsa da, zaman bize uzak gibi dursa da aslında bugün hissedilen korkunun dışavurumudur söylenenler. Fahrenheit 451 özgürlüğümüzü teslim ettiğimiz ellerin bizi günlük yaşamını idame ettirmekten başka bir şey bilmeyen ve bunu yaşamak olarak yorumlayan kölelere dönüştüreceğini vurgular. Kitapların yakılması bilincimizin silinmesi, belleksizlik anlamına gelir. Kahraman İtfaiyeci Montag (filmde Oskar Werner) her gün metro ile işine gidip gelirken sürekli metroda karşılaştığı Clarisse (Julie Christie) ona sorular sorar ve aklını karıştırır. Bu sorulardan bazıları şunlardır: “İtfaiyecilerin bir zamanlar yanan evleri söndürüp kitapları yakmadığı doğru muydu? Kitapları neden yakıyorlardı?” Montag kitapların yakılma sebebi olarak “insanları mutsuz ediyorlar” karşılığını verir. Clarisse filmde çok önemli bir kırılmaya da sebebiyet verecek şu soruyu da sorar, “Hiç yaktığın kitapları okudun mu?” Montag, önce ilgisini çekmediğini söyler, sonrasında yapacak daha iyi işleri olduğunu belirtir ve sonra da “yasak” olduğunu söyleyerek cevaplar Clarisse’in sorusunu. Montag’ın film içindeki dönüşümünde uyanışını bu sorular başlatır. Yani her zaman önce soru vardır. Eşelemek, düşünmek, düşünceyi harekete geçirmek için ilk adım soru sormak. Bunu bize öğreten, gösteren en doğru adreslerden en önemlileri kitaplar ve filmler!
Ray Bradbury Fahrenheit 451’e giden yolun başlangıcında yazdığı öyküleri anlatırken, Parlak Anka üzerinde durur ve şunları söyler:
Sansür Şefi kitapları kütüphanenin dışarısındaki bahçede yakarken, şehir kütüphanecisiyle birlikte sokağın öbür yakasındaki kafede kahve içer ve elinde buharlar tüten bir cezveyle gelen garsonla sohbet eder:
“Merhaba Keats,” dedim.
“Puslu havaların ve olgun meyvaların mevsimi.” Dedi garson.
“Keats mi?” dedi Sansür Şefi. “Onun adı Keats değil ki!”
“Sahi,” dedim, “Bu bir Yunan restoranıydı, değil mi Platon?”
Garson fincanımı doldurdu. “İnsanların başlarına getirip yücelttikleri bir liderleri her zaman vardır... bu, işte sadece bu, zorbaların türediği kaynaktır; ilk ortaya çıktığı zaman, o bir koruyucudur.”
Sonra, restorandan çıkarken Barnes, az daha düşüreceği, yaşlı bir adama çarptı. Ben onu kolundan yakaladım.
“Profesör Einstein,” dedim.
“Mr. Shakespeare,” dedi.
Kütüphane kapanırken de uzun bir adam çıktı. “İyi akşamlar, Mr. Lincoln” dedim.
“Seksen yedi yıl...” diye yanıtladı.
Kitap yakan şehir bağnazı, bunları duyunca, bütün şehrin, kitapları hafızalarına kaydederek sakladığını anlar. Kitap her yerdedir. İnsanların kafalarında saklıdır! Adam çıldırır ve öykü biter.
Ancak bizim için öykü bitmez, belki de yeniden başlar her geçen günle birlikte. Fahrenheit 451’in yolunu açan küçük öyküler, belki kendilerince görevlerini tamamlamış ve okuyan herkesi etkileyen, filme çekildiğine izleyenleri kendine hayran bırakan Fahrenheit 451’ı bizlere ulaştırmıştır ama biz öykülerin tamamladıkları zamanları yeniden ve yeniden yaşıyoruz.
Michel Foucault, insanlığın dönüşümünün “disiplin toplumu”ndan “kontrol toplumu”na doğru geliştiğini söyler. Disiplin toplumuna işlerlik kazandıranlar, hapishane, tımarhane, okul, fabrika gibi disiplin kurumlarıdır. Bunlar sayesinde toplum, düzene uyar. Kontrol toplumundaysa işleyiş, dışarıdan bir gücün dayatması değil, vatandaşların beyinlerinin aşılanması, öznelerde içselleştirme yoluyladır. Görüntü demokratik olabilir ama özünde son derece baskıcı bir yaklaşımı imler bu. Buradan çıkaracağımız sonuç, disiplin Toplumundan kontrol toplumuna geçişte düzenleyici kurumların insanların kendisine dönüşmeye başlamasıdır. İnsan herhangi bir zorlayıcı dışsal otoriteye gerek kalmadan kendiliğinden bir tür hapishaneye dönüşür. Eylemlerini kendiliğinden bir özdenetimle kontrol altına alır. Bunu çevremizde gördüğümüz olaylarda, sayfasını çevirdiğimiz kitaplarda, perdede bakıp büyülendiğimiz filmlerde her geçen gün bir daha anlıyoruz. Belki kitaplardan, filmlerden (kısaca sanat değeri taşıyan eserlerden) bunca korkulması bu yüzdendir. Buradan da hareketle aklımıza 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldoux Huxley), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Dava (Franz Kafka) gibi kitaplar ve bunların sinemaya uyarlanmış filmleri defalarca gelmelidir.
Neil Postman, “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabında “Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir.” der. Huxley’ye göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için 1984’ün literatürümüze soktuğu Büyük Birader’e gerek yoktur. İnsanlar zaten süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya başlayacak, düşünmeyi unutacaklardır. Orwell ve Bradbury kitapların yasaklanacağı, yakılacağı bir gelecek tasviri yaparken Huxley kitapların artık yasaklamayacağı; çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı bir dünya tasvir eder. Orwell ve Bradbury bilgi yoksunluğunun insanın doğru düşünmesini sekteye uğratacağının ve hâkim gücün kontrolü daha rahat sağlayacağını vurgularken Huxley’nin çizdiği gelecek ve insan algısı, belki de bilgi çokluğunun cehaletle paralel büyüdüğü günümüzdeki hali dillendirir. Bilgiye bu kadar çabuk ve kolay ulaşılan zamanları yaşıyorken pasifizmin bu kadar artması, insanın olayları değerlendirirkenki “umursamazlığı” Huxley’nin duyurduğu gelecek değil midir? Aslında “İnsanın ölümü, bürokratik mekanizmaların ve tümel aklın, tikel aklı egemenliği haline alarak yok ettiği bir durumun adı ise Kafka eserleri tam da bunu tasvir eder.”
Kafka’nın Şato adlı eserini eksenine alan ve bir Kafka biyografisi çizen Kafka filminde, (Steven Soderbergh, 1991) ünlü Kale’nin acımasız sahiplenicilerinden biri şöyle der: “Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.” Bu yüzden bireyin düşünmesi, hareket olanakları kısıtlanmıştır; her dilediğini yapamaz, her şeyi ifade edemez. Zaten ifade edeceği pek bir şey de kalmamıştır elinde, beyninde. Sadece işe gider, sisteme hizmet eder, çarkın bir parçasıdır. İşte insanları pasifize etmenin en kolay ve etkili yolu budur. Aynı şeyleri okutmak, izletmek, düşündür(me)mek! Toplumsal belleğimizin silinmesi ve her şeyi çabucak unutur hale gelmek günlük yaşantımızın vazgeçilmez bir yönü haline getirilmiştir.
1946 yılında yazdığı Ne Kurban Ne de Cellat adlı denemesinde Albert Camus, “insanoğlunun bir başka insanla, insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu”nun ve insanlar arası uzun diyalogların kesildiğini söyler. Diyalogla ikna edilemeyenden korkmayı vurgular. Aslında Kafka’nın Dava’sı da bunun üzerine kuruludur. Orson Welles’in 1962 yapımı Dava uyarlamasının ilk sahnelerinde konuşan insanların hiçbirinin birbirini tamamlar nitelikte konuşmaması dikkat çekicidir. Sorular sorulur ama bu soruların yanıtları yoktur. Ve bu konuşmalar diyalog mantığının dışındadır. Korku çağının belki de en önemli koşulu: Diyalogsuzluk!
Dava’da kahraman K., hangi suçu işlediğini bilmeden yargılanma sürecine girer ve çevresinden de hareketle dava K.’ya bütünüyle doğal bir süreç gibi gözükmeye başlar.1925 yılında yayımlanan, 1962’de filme çekilen Dava’nın yarattığı distopik dünya düzen(sizliğ)i adeta günümüzü anlatır gibidir. Kafka’ya göre K., yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmıştır. Varoluşçuluğun etkileri ve insanın intihar etme seçeneğinin / yaşama son verme hakkının/ varoluşsal bir seçenek olması alegorisi vardır bu mahkumiyette. Çünkü K.’yı dünya/yaşam tutuklu kılıyorsa o tutukluluktan vazgeçmek aynı zamanda yaşamdan vazgeçmektir. Hem böylesi bir karmaşanın içine çekilmekteir K. hem de bu karmaşanın içinde edilgendir. Adeta zalimin mazlumu esir alması ve zamanla mazlumun zalime olan aşkı gibi. Burada 1984’ün sonunu hatırlamakta fayda var. Kahraman Winston, bir gün televizyon ekranından, Okyanusya’nın, Afrika’da büyük bir zafer kazandığını duyar. Gördüğü onca işkence ve beyin yıkama işlemi başarılı olmuştur. Winston, ruhunun derinliklerinde, “Büyük Birader”i artık gerçekten sevdiğini anlar. En büyük tehlike de budur! Düşünmeyi unutan insan, kendisine empoza edilen düşünceyi de “doğru” beller.
“Pazartesi Miller yakarız; Salı Tolstoy; Çarşamba Walt Whitman; Cuma Faulkner; Cumartesi ve Pazar da Schopenhauer ve Sartre…”
Yazının başında söz konusu ettiğimiz Fahrenheit 451 romanı da gelecekteki bir zamanı anlatsa da, zaman bize uzak gibi dursa da aslında bugün hissedilen korkunun dışavurumudur söylenenler. Fahrenheit 451 özgürlüğümüzü teslim ettiğimiz ellerin bizi günlük yaşamını idame ettirmekten başka bir şey bilmeyen ve bunu yaşamak olarak yorumlayan kölelere dönüştüreceğini vurgular. Kitapların yakılması bilincimizin silinmesi, belleksizlik anlamına gelir. Kahraman İtfaiyeci Montag (filmde Oskar Werner) her gün metro ile işine gidip gelirken sürekli metroda karşılaştığı Clarisse (Julie Christie) ona sorular sorar ve aklını karıştırır. Bu sorulardan bazıları şunlardır: “İtfaiyecilerin bir zamanlar yanan evleri söndürüp kitapları yakmadığı doğru muydu? Kitapları neden yakıyorlardı?” Montag kitapların yakılma sebebi olarak “insanları mutsuz ediyorlar” karşılığını verir. Clarisse filmde çok önemli bir kırılmaya da sebebiyet verecek şu soruyu da sorar, “Hiç yaktığın kitapları okudun mu?” Montag, önce ilgisini çekmediğini söyler, sonrasında yapacak daha iyi işleri olduğunu belirtir ve sonra da “yasak” olduğunu söyleyerek cevaplar Clarisse’in sorusunu. Montag’ın film içindeki dönüşümünde uyanışını bu sorular başlatır. Yani her zaman önce soru vardır. Eşelemek, düşünmek, düşünceyi harekete geçirmek için ilk adım soru sormak. Bunu bize öğreten, gösteren en doğru adreslerden en önemlileri kitaplar ve filmler!
15 Ocak 2014 Çarşamba
Adaylara bir kala...
Yarın Oscar adayları açıklanıyor. Malumunuz eylül ayından bu yana theoscarboy.com adresinde yirmiyi aşkın kişi tahminler yapıyoruz ve sonuncusu da bugün yayınlandı. Dolayısıyla ben de kendi tahminlerimi burada paylaşmak istedim. Olurlarıyla olmazlarıyşa, aklımda kalanlarıyla ve unutmak istediklerimle... Neticede sınırlı sayıda tahmin yapmak gerekiyor, dolayısıyla birinden birini seçmek lazım geliyor. Buradaki listemde biraz daha esnek davranmak istiyorum tabii esas listeme bağlı kalarak.
Tahminleri ana dallarda yapıyoruz, zaten teknik dallar veya şarkı falan çok üzerine düşündüğüm dallar değil. Buraya belgesel ve kurguyu ekleyebilirim, onları da liste sonuna yazarım artık. Buyursunlar:
EN İYİ FİLM
1. 12 Years A Slave
2. American Hustle
3. Gravity
4. Captain Phillips
5. Her
6. The Wolf of Wall Street
7. Dallas Buyers Club
8. Nebraska
9. Rush
10. Inside Llewyn Davis
Burada açıkçası belki gülersiniz ama Fruitvale Station'ın hâlâ kırıntı da olsa umutvar olduğunu düşünüyorum. Bir ara listemden çıkarmıştım, bu son tahminlere kadar da listemdeydi ancak Rush'a yer açabilmek için Fruitvale'den vazgeçtim. Inside Llweyn Davis'ten de emin değilim ancak onu da senaryo açısından şanslı gördüğümden son sıradan filmlere dahil ettim. Burada yeri sallantıda film Dallas Buyers Club sanırım. Oradan oyunculuk çıkacak iki adet ki onları da aşağıda sıraladım ancak en iyi filmler listesine girer mi kestiremiyorum. Yine de sondan dördüncü sırada bıraktım kendisini. Her aday olmazsa artık bağıra çağıra aklıma gelen küfrü basacağım Akademi üyelerine, o kadarla da kalacağım zannımca.
Emin olduklarım: 12 Years A Slave, Gravity, American Hustle
Olmazsa olmazlar: HER
Belki: Philomena (belki de olur), Blue Jasmine, August: Osage County
Olmasalar keşke: Captain Phillips, Saving Mr. Banks, The Butler
EN İYİ YÖNETMEN
1. Alfonso Cuaron
2. Steve McQueen
3. Martin Scorsese
4. Spike Jonze
5. Alexander Payne
Eylülden bu yana yaptığımız tahminlerde ben ilk başlarda Alfonso Cuaron'u hep birinci sıraya yerleştirmiştim, sonra Steve McQueen öne geçti, şimdi yine Cuaron ilk sırada. Onun dışında epey değişiklik oldu tabii listemde. Mesela son iki tahminlerimde Spike Jonze ve Alexander Payne var. Ki ikisi de bırakın sevmeyi peşinden koştuğum yönetmenlerdendir. (Payne biraz sektreye uğrasa da) Şimdi Nebraska rüzgârı Payne'den yana esecekse aday olacak zaten çok sevilen bir adam. Her de Spike Jonze'a muhtemel bir senaryo ödülü kazandırabilir, en iyi filmin içinde de yer alırsa burada yeri garanti olacak. Ancaaakkk Coen'ler, Greengrass, Lee Daniels ve en umutvar olarak da David O. Russell var listeye girebilecekler arasında. Ben Russell'ı son tercihlerimde dışarı attım, umarım benim gibi düşünür Akademi de. (Yettin gari Russell)
Olmazsa olmazlar: Alfonso, Steve
Olsalar keşke: Coenler
Olmasalar keşke: David O. Russell
Belki de: Ron Howard
EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
2. Matthew McConaughey - Dallas Buyers Club
3. Bruce Dern - Nebraska
4. Joaquin Phoenix - Her
5. Leonardo DiCaprio – The Wolf of Wall Street
Hâlâ Leonardo DiCaprio'dan emin değilim. Filmi ne kadar sevdiklerini/sevmediklerini bilmiyorum. Listeye yazdım filmi, yönetmeni, senaryoyu ancak yine de emin değilim. Golden Globe'da ödül aldı Leo ancak biliyorsunuz GG öncesi tamamlandı Oscar aday oylamaları. Dolayısıyla garanti değil. Gerçi burada Leo'dan daha zor durumda olan Phoenix var. Ancak onu aday edip edip ödül vermeyeceklerini düşündüğümden daha rahatım sanki. Olmalarını istediklerimi geçtim olmasını istemediğim tek isim: TOM HANKS
Olmazsa olmazlar: Chiwetel Ejiofor, Matti
Olsalardı keşke: Bruce Dern
Olmasalar keşke: Tom Hanks
Belki: Robert Redford, Idris Elba, Christian Bale (ki Bale hiç de düşük bir ihtimal değil)
EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Cate Blanchett – Blue Jasmine
2. Emma Thompson – Saving Mr. Banks
3. Amy Adams – American Hustle
4. Sandra Bullock - Gravity
5. Judi Dench - Philomena
Buranın adaylığını bırakın ödülü garanti bir ismi var: Cate Blanchett. Aslında hiç de adaletsiz bir seçim olmaz karşısına kim gelirse gelsin çünkü Cate ablaya yapılan G. Paltrow haksızlığını hatırlayan bana hak verecektir. Yıl 1999 diyeyim de hatrına gelmeyenler hatırlasın.
Bu dalda Amy Adams'ın eli güçlü, Thompson belki... Yani adaylıkları kesin de ödül şansları düşük Cate Blanchett karşısında.
Olmazsa olmaz: Cate Blanchett
Olsalardı keşke: Judi Dench
Olmasalardı keşke: Sandra Bullock
Belki: Meryl Streep
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
1. Jared Leto – Dallas Buyers Club
2. Michael Fassbender – 12 Years A Slave
3. Barkhad Abdi – Captain Phillips
4. Daniel Brühl - Rush
5. Bradley Cooper – American Hustle
Cate Blanchett neyse burada da Jared Leto öyle. O zorlayacakmış, bu ittirecekmiş, öbürü geçecekmiş diyebileceğimiz her liste Jared Leto'nun varlığından sonrasını kapsıyor. Gönül Fassbender'i aday görmek istiyor. Daniel Brühl olmalı diyor, Barkhad Abdi olsa ne olmasa ne, Bradley Cooper burada ne arıyor?? Ama öyle bir şey ki mantık bunları işaret ediyor.
Olmazsa olmaz: Jared Leto
Olsa keşke: Michael Fassbender
Olmasa: Bradley Cooper
Belki: Jonah Hill, Tom Hanks (Aman Allah korusun bundan) ve belki de James Gandolfini. Zayıf ihtimal ama ihtimal...
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
1. Lupita Nyong'o - 12 Years a Slave
2. Jennifer Lawrence – American Hustle
3. June Squibb - Nebraska
4. Julia Roberts - August – Osage Country
5. Oprah Winfrey – The Butler
Burada çekişme Jennifer Lawrence ve Lupita Nyong'o arasında. Adaylıkları kesin. Daha diyecek bir şeyim yok.
Olmasa keşke: Oprah Winfrey
Belki: Sally Hawkins, Margot Robbie
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
1. Before Midnight
2. Captain Phillips
3. 12 Years A Slave
4. The Wolf of Wall Street
5. Philomena
Tabii ki gönlüm Before Midnight istiyor. Ancak Philomena'ya da hayır demem. (Steve Coogan faktörü) Tabii ödülü şimdilik geçelim de adaylıkları kesin gibi gibi.
Belki: August: Osage County
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
1. American Hustle
2. Her
3. Blue Jasmine
4. Nebraska
5. Inside Llweyn Davis
Bu liste akıl ve gönülden geçen bir liste aslında. Daha farklı sonuç ne olabilir?
Belki: Dallas Buyers Club
EN İYİ ANİMASYON
1. Frozen
2. The Wind Rises
3. Despicable Me 2
4. Monsters University
5. The Croods
Belki: Epic, belki de Ernest & Celestine (ne güzel de olurdu ama...)
YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM
1. The Great Beauty (İtalya)
2. The Broken Circle Breakdown (Belçika)
3. The Hunt (Danimarka)
4. Omar (Filistin)
5. The Grandmaster (Hong Kong)
Burada favori The Great Beauty (ya da orijinal adıyla La Grande Belleza) Ancak tehlikeli film The Broken Circle Breakdown. Alışkanlıkların aday edeceği isim The Grandmaster. Ortadoğu kontenjanı Omar. Vinterberg ismi The Hunt (orj. Jagten). Bunlardan başka Two Lives olabilir (Almanya) ya da An Episode in the Life of an Iron Picker (Bosne Hersek)
Buraya kadarki liste ana kategorileri kapsayan liste. Bundan sonra bir iki dal daha eklemeyi uygun görüyorum:
En İyi Belgesel:
The Act of Killing
Stories We Tell
Blackfish
Tİm's Vermeer
20 Feet From Stardom
KURGU
Gravity
12 Years A Slave
American Hustle
Captain Phillips
Her
Bu filmlerin yanında (tabii ACE adaylarını da düşünerek) Saving Mr. Banks, Inside Llweyn Dawis, Nebraska, The Wolf of Wall Street tehlikeli isimler. Rush ACE'de yer almayıp burada karşımıza çıkabilecek bir film olabilir. Aslında ACE listesi Dram ve Komedi veya Müzikal diye ayrıldığı için 10 filmlik listeden beşi buraya yerleşecek de hangileri? En iyi film olmaya en yakın olanlar tabii.
Olmasa keşke: Captain Phillips!
SİNEMATOGRAFİ (GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ)
Gravity
12 Years A Slave
Her
Inside Llweyn Davis
Nebraska
The Wolf of Wall Street (biliyorum altı film oldu :p)
Her iddialı bir seçim oldu benim için bile ama olursa, değer adaylığa. Tabii Rush, Prisoners, The Grandmaster bile zorlayabilir listeyi. Captain Phillips de var tabii. Bir de adını orada burada pek duymadığımız ama aday olursa beni şaşırtmayacak bir film var: Ain't Them Bodies Saint. Bu da listenin "belki"sidir belki?
9 Ocak 2014 Perşembe
Film indirmek veya indirmemek... Bütün mesele bu mu?
"Film indirmiyorum, çünkü....." ile "Film indiriyorum, çünkü....." ile başlayan cümlelerin kendi içlerinde tutarlı ve haklı tarafları vardır elbet. İşte korsana karşıyım/değilim söylemi de bunun içinde yer alır her açısıyla. Önemli olan geniş çerçeveli düşünebilmek, birkaç açıyla bile olsa meselelere bakabilmek, yorumlayabilmek. E malum, blogun adı da Çerçeve olunca birkaç kelam yazmak istedim.
Hiç bitmeyecek tartışmalardan biri: korsan film indirmek sinemayı öldürüyor mu? Biliyorsunuz, 2009'un Ekim ayıyla birlikte Emek'e vurulan kilit ve ardından gelen tartışmalar, sinemanın sadece bilet satışı, izlenme oranıyla alakalı değil bir zihniyet sorunu olduğunu da gösterdi. Emek burada bir simge tabii, tüm kültür-sanat hayatımız için kullanabiliriz Emek'in başına gelenleri. Meseleye çok sığ bir açıdan bakmak istersek eğer "gitmediniz, yıktılar işte efendiler" diyerek çığırtkanlık yapabiliriz. Ya da "zaten çok kötüydü sinemanın hali" gibi cümleler kurabiliriz. (Ancak bu cümleyi, en son 2011'de Emek'e festival için gittiğini ve Emek'in halinin içler acısı olduğunu söyleyecek kadar hâkim zihniyeti pompalayacak düşünceler üretenler kullandığı için lütfen tedavülden kaldıralım)Neyse, konumuza dönelim biz. Neymiş efendim? Demek ki sadece gidip gitmeme problemi değilmiş sinemaların durumu, bu bir zihniyet problemiymiş. Aslında konumuz tam olarak bu değildi ancak laf lafı açıyor işte.
Dün gece twitter arkadaşlarıyla sohbet ederken ve Her filmini izlemiş olmanın mesti içinde kendimden geçmişken beni gerçeğe döndüren bir tweet düştü karşıma. Yaklaşık bir ay sonra veya festivalde izleyebilecekken beklediğimiz filmi indirip izlemek gerçek sinemaseverliğe sığmıyormuş. Bir filmi izlemek için bir ay bekleyemiyorsak, sinema sevgisinden çok bekaret bozma hevesindeymişiz. Filmi erkenden tükettiğimiz için, filmler gösterime bile giremiyormuş ve olan bekleyenlere ve sinemaya oluyormuş. Bu gerçekler yüzüme bir tokat gibi çarptı ve uyuyamadım sayın okuyucu. Tanrım, sinemayı mı öldürmüştüm yoksa ben?
Bundan sonrasını sanırım maddelere ayırarak yazarsam daha iyi olacak:
1. En kesin hükmüm: Kimse benim sinema sevgimi film indirmek konusuna indirgeyerek sorgulayamaz.
2. Sinemaseverliğin yanında uzun süredir takip ettiğimiz ödül sezonunda adı geçen performanslardan ve filmlerden zaten ödül sezonunun sonu olan Oscarlara kadar kaçını izleyebileceğiz sinemada?
3. Bu filmlerin kaçı İstanbul, Ankara vs dışında kaç ilde ve KKTC'de gösterime giriyor acaba?
4. Festival hangi illerde yapılıyor? Yoksa hepimiz İstanbulluyuz diye ikametgâh mı verdik eline?
5. İster festival, ister vizyon bunlardan kaçını bütçemizi sarsmadan, vakit darlığına düşmeden izleyebileceğiz ki? (hadi kendimi bu konuda biraz daha şanslı görüyorum çünkü ön gösterimleri takip edebilme lüksüne sahibim)
6. Ödül sezonuna damgasını vuracak filmleri ve performansları önceden izlemek istememizin bekaret bozmakla ne alakası var? Bunlardan öne çıkanları sinemada da izlemeyeceğimizi ne biliyorsun?
7. Bu filmleri gösterime sokacak dağıtımcılar, "aaa e bunlar zaten nete düşmüş, sokmayalım gösterime" mi diyecekler?
Tüm bu konuları bu dile indirgeyerek yazdığım için okuyanlardan özür dilerim. Tabiî ki bu konular etraflıca konuşulmaya açıktır ve muhtaçtır. Benim savunum da asla "film indirmek dururken, sinemaya gitmek ne ki" üzerinden olmamıştır, olmayacaktır. Zaten yazılarımı takip edenler sinema konusunda ne kadar hassas olduğumu bilirler. Ancak, birilerinin sinema sevgisi dar bir çerçeveden sorgulanmaya alınıp peşin hüküm verildiğinde insanın sinirlerinin gerilmesi de doğaldır. Zaten bu yazı da bunun ürünüdür. Yapılan tespitler tek açıdan ve suçlayıcı bir içeriğe sahip olduğundan, o içeriğin maddelere bölünerek açımlamasını yapmaya çalıştım. Biraz gelene göre cevap oldu yani.
Şunu da anlamamız gerekiyor aslında: film indirip izlemek sinemayı tabiî ki etkiler. Genelgeçer izleyicinin oranının büyüklüğü, film indirme oranıyla örtüştüğünde pek tabii ki sinema etkilenir. Ancak genel ölçekli sinemalarda gösterime giren filmlerin niteliklerini ve niceliklerini film indirme haliyle açıklamak yetersizdir. Yine de tekrar ederek söylüyorum: "Film indirenlerin, sinemayı sevdiğine inanmıyorum" veya "Olan bize ve sinemaya oluyor" yargılarının, temelli bir gerçeklik olduğuna da ben inanmıyorum.
Ve bu yazıyı bitirirken içinde yaşadığımız ülkeyi bir kez daha gözümün önüne getiriyorum da... Keşke tüm derdimiz bunları tartışmak olsa...
21 Temmuz 2012 Cumartesi
Stone sen kendini ne sanıyorsun?
İşbu yazı tamamıyla bir içdöküş ve eli sopalı bir öğretmen edasıyla yazılmış olup Oliver Stone'a "taş olacaksın taş" diye beddua ettirebilecek bir kapasiteye sahiptir, sakınınız!!
Bakın ben kavgamı baştan yaparım, yukarıdaki uyarıyı okuduktan sonra mademki devam ediyorsunuz okumaya Oliver amcaya söylenecek her sözü kabul edeceksiniz demektir, biliyorsunuz eli sopalı dedim bir kere, itiraz kabul etmem.
Geçen iki hafta boyunca film bombardımanına tutulduk, bir haftada dokuz film gösterime sokmak nedir gözüm ya?? Korktunuz The Dark Knight Rises'dan çekin bakalım filmleri öne, sizi gidi hınzırlar sizi. Neysem efendim, ben kara şovalyemi bekleyip dururken e tabiî diğer filmleri de görmemezlik edemezdim. İzleyim de bazı filmlerin değerini daha iyi anlayım derken, Oliver amca başımıza taş gibi yağdı mübarek. Kendisi hakkında çok da olumsuz fikirlere sahip olmayıp -o güne kadar- bazı filmlerini dahi sevmişliğim vardır. (nasıl sevilmez ki bir Platoon, değil mi efendim ama?) Gittik son filmi Savages (Vahşiler, bak bak isme bak) filmini izlemeye. Zaten film 130 dk mı ne, hadi dedik yönetmenin hatrı var, ne bileyim bir Demian Bishir, bir del Toro, hadi olmadı Aaron gibi bir abide-i devran var dedik, ne kadar kötü olabilir ki modundayım ki offfffff offfffff. Zaten jenerik akmaya başladığı anda anladım ne mal olduğunu karşımdakinin (bu cümlede hep birlikte Engin Altan Düzyatanlaşıyoruz, tamam geçti şimdi bıraktık)
Ne diyordum? Ha evet, jenerik akmazdan evvel zaten giriş sahnesiyle içimi bayan Savages'ın jeneriği akmaya başladığı anda tamam dedim tü kaka Meksika, viva Amerika!! Ama bu kadarını da beklemiyordum sayın okuyucu-izleyici. Yenilir yutulur hatta tutulur bir tarafı olmayan hikâyenin ne işleniş şekli, ne içeriği filmi kurtarmaya yetmedi. Hangi yıldayız be adam, Tarantino ortaya çıkalı yıllar olmuş hiç mi izlemedin de kendini Tarantino sandın? Hadi onu geçtim, sen bu kadar ırkçı mıydın arkadaş? Neymiş, Amerika'nın güneyindekiler çirkin, pis, kartel; kuzeydekiler "tamam ben bu işi yapıyorum da sor bakalım niye yapıyorum" modunda, sanki Banker Bilo izliyoruz da Şener Şen bize soruyor biz de dinliyoruz. Hadi bir kabahat yapıyoruz ama bunu da yüksek değerler uğruna yapıyoruz, bak biz üçüncü dünya ülkelerine gidiyor onlara yardım ediyoruz diyen bir karakter ne kadar inandırıcı?? Ya öbür savaş gazisi hayvanattan bozma kişilik? Kendini mi unutmaya çalışıyorsun kadının üzerine çullanırken. Kadına değinmek bile istemiyorum, 2 böcek 1 çiçek modunda bir aşkımsı izletiyor bize zorla Üstelik kızcağaz napsın ailesi sorunlu, hakkı var şimdi!
Gelgelelim caanımmm Beniciom ile caanımmm Demian öyle kötü ve pisler ki sen misin onları beğenen şimdiye kadar. Oliver amcam olmasa, uyanamayacağım bu gerçeğe.
Oliver, sözüm sana!! Son zamanların (sevmesem de kullanacağım şimdi) her dile pelesenk olmuş o ünlü özdeyişiyle: Oğlum bak git!! Git kendine bu kadar sövdürtmeden! Ya belgesel yap ya çekil önümüzden. Ben seni Platoon'la hatırlamak istiyorum, JFK'yla, Commandante'yle hadi olmadı Wall Street'le.
26 Haziran 2012 Salı
Ayna ayna söyle bana
Şöyle bir baktım da bizim Snow White (also known as Pamuk Prenses) 97 kez canlandırılmış tv, sinema dahil. E tabiî bu sacede direkt masalın uyarlamasıyla alakalı değil, herhangi bir filmde de geçebilir Snow White, falan filan. Hatta geçtiğimiz yıl başlayan tv dizisi Once Upon A Time'da da var bizim Snow, dolayısıyla bu dillere destan güzelliğe pek çok kez rastladık rastlamaya da devam ediyoruz.
Evet, Pamuk çok güzel bir kız e zaten prenses; bu tarz insanların alamet-i farikaları çok güzel, saf olmalarıdır. Çabalarsanız daha birçok iyi, olumlu nitelikler sıkıştırabilirsiniz cv'lerine, ben almayayım şimdi.
Bu yıl Pamuk Prenses popülasyonu yaşadık resmen, 2 sinema filmi ard arda vizyona çıktı e bir de diziden bahsettik işte yukarıda, demek ki neymiş? 3 kez Pamuk Prenses çokmuş.
Pamukların ekrana yansıyan yüzlerine bakalım şimdi, nasıl vücut bulmuşlar. Uzun cümlelerle anlatmaya gerek yok, bakın şimdi fotoğraf denen bir şey var iyi ki:
Varan 1: sol yandaki köylü güzelinden hallice, börtü böcek dostu, kalın kaşlardan muzdarip şahs-ı muhterem Snowcuk
Varan 2: sağ yandaki şaşkın ördek yavrusu kılıklı, pis, gözlerini her daim bööö diye açmaya meyilli, memnuniyet nedir bilmeyen, pasaklı Snow
E bir de kötü kraliçeler var tabii ki onlar Julia Roberts (ki aslında kendisini güzelleri say deseler listeme almam, o kadar seçiciyimdir :p) ve Charlize Theron gibi 2 afet-i devran. Yahu bu işte bir yanlışlık yok mu? Kraliçelerin Pamuk'tan daha güzel olmaları tuhaf değil mi diye diye izledim iki filmi de. (Mirror Mirror ve Snow White and The Hunstman) Hadi Lily Collins bir oranda sevimli olabiliyor da o Kristin Stewart'ın hali nedir? Devamlı etrafına oklarını saldığı bir "sizden TİSKİNİYORUM" bakışı, ula Pamuk senin alçakgönüllü olman gerekmiyor mu? O insanlar olmasa senin halin nice olurdu farkında mısın sen ey kendiniz bilmez aymaz kadın, pardon kız! Twilight'ta o soğuk nevale halinle ancak Edward'a yâr olabilirdin ki ikiniz buzdolabı kalıbı gibi birbirinize yapıştınız (özelde de) Hadi orda tuttu bu ama Snow White için üzgünüm, bizimla değilsin kızım sınıfta kaldın. Sen ki Charlize gibi bir kadının "Ayna ayna söyle bana..." soru kalıbının alternatif cevabısın, bu cevaba layık olma halini biz yemedik, sen kendini 15 yaş sınırını geçmemiş ergenlere beğendir anca.
Sonuç: Mirror Mirror, gerçekten eğlenceli bir film. En azından görkemli kostümler, komikleştirilmiş karton tiplemelerle belirgin oranda bir eğlencelik sunuyor. Mizahî yönü iyi. Ancak Snow White And The Hunstman daha karanlık bir uyarlama olma çabasıyla kör kuyulara giresice bir film. Gir de ordan çıkma e mi!
Evet, Pamuk çok güzel bir kız e zaten prenses; bu tarz insanların alamet-i farikaları çok güzel, saf olmalarıdır. Çabalarsanız daha birçok iyi, olumlu nitelikler sıkıştırabilirsiniz cv'lerine, ben almayayım şimdi.
Bu yıl Pamuk Prenses popülasyonu yaşadık resmen, 2 sinema filmi ard arda vizyona çıktı e bir de diziden bahsettik işte yukarıda, demek ki neymiş? 3 kez Pamuk Prenses çokmuş.
Pamukların ekrana yansıyan yüzlerine bakalım şimdi, nasıl vücut bulmuşlar. Uzun cümlelerle anlatmaya gerek yok, bakın şimdi fotoğraf denen bir şey var iyi ki:
Varan 1: sol yandaki köylü güzelinden hallice, börtü böcek dostu, kalın kaşlardan muzdarip şahs-ı muhterem Snowcuk
Varan 2: sağ yandaki şaşkın ördek yavrusu kılıklı, pis, gözlerini her daim bööö diye açmaya meyilli, memnuniyet nedir bilmeyen, pasaklı Snow
E bir de kötü kraliçeler var tabii ki onlar Julia Roberts (ki aslında kendisini güzelleri say deseler listeme almam, o kadar seçiciyimdir :p) ve Charlize Theron gibi 2 afet-i devran. Yahu bu işte bir yanlışlık yok mu? Kraliçelerin Pamuk'tan daha güzel olmaları tuhaf değil mi diye diye izledim iki filmi de. (Mirror Mirror ve Snow White and The Hunstman) Hadi Lily Collins bir oranda sevimli olabiliyor da o Kristin Stewart'ın hali nedir? Devamlı etrafına oklarını saldığı bir "sizden TİSKİNİYORUM" bakışı, ula Pamuk senin alçakgönüllü olman gerekmiyor mu? O insanlar olmasa senin halin nice olurdu farkında mısın sen ey kendiniz bilmez aymaz kadın, pardon kız! Twilight'ta o soğuk nevale halinle ancak Edward'a yâr olabilirdin ki ikiniz buzdolabı kalıbı gibi birbirinize yapıştınız (özelde de) Hadi orda tuttu bu ama Snow White için üzgünüm, bizimla değilsin kızım sınıfta kaldın. Sen ki Charlize gibi bir kadının "Ayna ayna söyle bana..." soru kalıbının alternatif cevabısın, bu cevaba layık olma halini biz yemedik, sen kendini 15 yaş sınırını geçmemiş ergenlere beğendir anca.
Sonuç: Mirror Mirror, gerçekten eğlenceli bir film. En azından görkemli kostümler, komikleştirilmiş karton tiplemelerle belirgin oranda bir eğlencelik sunuyor. Mizahî yönü iyi. Ancak Snow White And The Hunstman daha karanlık bir uyarlama olma çabasıyla kör kuyulara giresice bir film. Gir de ordan çıkma e mi!
Viridiana'yı anmak
"İşte sanat budur" demek için Viridiana'yı izlemek yeterli. Yıkan, yaralayan, çarpan bir göstergeciliği var filmin. Yine bir "güzelleme" ile karşı karşıya kaldığınızı ilk sahnesinden anlıyorsunuz. Bir din güzellemesi, toplum güzellemesi... Toplumu inşa eden insanların güzellemesi.
Her çeşit filmi izlemeye açık olmama rağmen, filmle sinema kavramının birbirini tamamlaması gerektiğini düşünmüşümdür. Tamamlayan az ve öz sayıda film olması bile, sinemanın bir sanat olduğunu gösteriyor insana. O, sadece temelinde teknoloji yatan, ard arda fotoğrafların sıralanması, ses ve müzikle beslenmesi üzerine kurulu bir "şey" değil. Sinemayı sanat yapan bambaşka özellikleri var ve açıkçası beni bunlar ilgilendiriyor. Kendi kuramını oluşturması, kendi dilini yaratması. Görüntülerin bir dile dönüşmesi ve izleyicinin de bunu görüp okuması... Sinema bu anlamda büyük bir güç. Tabii ki herkesin Tarkovski, Bergman, Bunuel, Metin Erksan (ve daha adını saymakla bitiremeyeceğimiz kendi sinemasını yaratmış onca sanatçı) olması beklenemez; beklenmemeli de. Ancak bu isimlerin varlığı bile, sinemayı "sanat" yapmaya yeter.
***Spoiler ***
Gelelim Viridiana'ya... Film at yapı itibarıyla eğretilemeler üzerine kurulmuş ancak bunları çözümlemek zor değil. Bunuel'in keskin okları her yönden geliyor bu saldırıya da açık olmak lazım. Yön göstermeyen, tespitte bulunan ancak tespitleri de umut vaadetmeyen bir film Viridiana.Başrolün adı Viridiana... Çizilen karakter, kendini dine adamış bir kadın. Amcasının yanına gitmesi filmin açılışı... Zaten geri dönüş de yok bu yolculuktan. Saf bir inanca bürünmüş bir kadın tiplemesi karşımızdaki ve film boyunca yoksullara yardım etmekten kaçınmıyor, hatta onlara yer açıyor, yemek veriyor, işlemelerine yardım ediyor. Aldığı karşılık en amiyane tabirle "besle kargayı oysun gözünü" şeklinde gerçekleşiyor. Buraya kadar yazdıklarım filmin görünen dramatik yapısı.
Viridiana'nın cinsel yönden uyanışı, "toplumun genel görünümü" diye nitelendirebileceğimiz eve alınan yoksul kimselerin birbirleri arasında geçen konuşmalar ve bunların davranışları adım adım filmin temel yapısını oluşturuyor. Özellikle Viridiana ve yakınlarının evden uzaklaştıkları bir günü fırsat bilip eve giren ve kendilerine ziyafet çeken "yoksul takımının" (başka bir adlandırma bulamadım, sadece filmin genel yapısına binaen böyle söylüyorum yanlış anlaşılmasın) resmen tiksinti yaratan halleri ve o ünlü fotoğraf sahnesi insanın kanını donduran cinsten. Tüm sahne boyunca özellikle Hristiyanlığa yapılan atıflar ve iğnelemeler, filmin çözümlenmesi aşamasında en öncelikli yer tutan bir yön kanımca.
Viridiana'nın sondaki teslimiyeti, kendini bir nevi arzunun kanatlarına atması olarak bile yorumlanabilir. Filmde açıkça beyan edilmeyen yönlerden biri de zaten Viridiana'nın kadın kimliğine dönüşü. Bunları ufak nokta atışlarıyla yakalayabiliyorsunuz. Ancak son sahne her şeyi kabullenme açısından umutsuzluğa doğru bir yol alışı simgeliyor.
Bu film hakkında konuşmak gerekli. İçinde yeni açılımlar saklayan her türlü sahnesiyle insanlık dersi, sanat dersi vs açısından abartarak söylediğimi biliyorum ama yere göğe sığdırılamayacak yapıda bir film Viridiana.
10 Haziran 2012 Pazar
"Onu duydun, ben yıldızım."
Sonunu başından öğrendiğimiz bir
filmdir Sunset Boulevard. Havuzda dibe bakan bir ceset anlatacaktır bize altı
aylık bir süreci. Peki bu cinayet neden işlenmiştir? Basit bir polisiye filmin
sorabileceği bu kısacık soru cümlesi bize filmin eşsiz kişiliği Norma Desmond'ı
anlamanın kapılarını açacaktır bir bir.
İlkin evine bakarız Norma'nın. Her yanda fotoğrafları vardır. Kendine bakmayı - daha çok baktırmayı pek tabii- sever hatta müthiş bir aşk dıyar. Yeniyi kabullenmez, başka bir deyişle eskimeyi. Oysaki müthiş bir kuraldır bu: yaşın ilerledikçe unutulursun bu sanayide. W.Holden, "sen elli yaşında bir kadınsın." der Norma'ya "bunun kötü bir tarafı yok, 25 yaşında gibi davranmıyorsan tabii"
Peki bu müthiş his, unutulmak korkusu nereden
kaynaklanmaktadır? Norma'nın delilik derecesinde, düpedüz saplantılı kişiliği
neden bu yeni düzeni kabul etmemekte? Yoksa Billy Wilder'ın söyleyeceği,
duyuracağı acımasız Hollywood koşulları mıdır yer yer zavallı bile dediğimiz
Norma'nın bedeninde ve ötesi kişiliğinde?
Bunun cevabını hepimiz tahmin edebiliyoruz. Şimdiye kadar pek çok şey çizildi, yazıldı bu film ve Hollywood kanunları hakkında. Peki bu filmi ölümsüz kılan ne?Görüntüler, müzik, oyunculuk, sert eleştiri... Hepsi tek kalemde birleşiyor ve film, tüm söylenenler bir noktada buluşuyor: Norma Desmond...
Keşfedilen, yüceltilen sonra yalanlarla beslenen bir insan o. Tam bir star örneği. Günümüzde de pek sık örneğini gördüğümüz birçok oyuncunun kaderinin en uç göstergesi.
Gloria Swanson müthiş bir ironiyle hayat veriyor aslında karakterine. Kendisi de sessiz gelenekten gelmiş, o dönem unutulmaya, aranmamaya başlamış bir kadın. Belki de hıncını böyle almış; en unutulmaz kadın performanslarından birini vererek.
Filmin finalindeki iç burkucu kara mizah doruğa yükselmekte. Norma yine aynaların önünde. Onun aşkından kariyerini terk eden yönetmen son filmine imza atıyor ve "motor"!
"Yakın plan çekimim için hazırım" diyen Norma'Nın kameraya yürüyüşü. Kendi yaşadığı gerçeklikle acınası gerçeklik arasında kurulan bağlantı...
Bunun cevabını hepimiz tahmin edebiliyoruz. Şimdiye kadar pek çok şey çizildi, yazıldı bu film ve Hollywood kanunları hakkında. Peki bu filmi ölümsüz kılan ne?Görüntüler, müzik, oyunculuk, sert eleştiri... Hepsi tek kalemde birleşiyor ve film, tüm söylenenler bir noktada buluşuyor: Norma Desmond...
Keşfedilen, yüceltilen sonra yalanlarla beslenen bir insan o. Tam bir star örneği. Günümüzde de pek sık örneğini gördüğümüz birçok oyuncunun kaderinin en uç göstergesi.
Gloria Swanson müthiş bir ironiyle hayat veriyor aslında karakterine. Kendisi de sessiz gelenekten gelmiş, o dönem unutulmaya, aranmamaya başlamış bir kadın. Belki de hıncını böyle almış; en unutulmaz kadın performanslarından birini vererek.
Filmin finalindeki iç burkucu kara mizah doruğa yükselmekte. Norma yine aynaların önünde. Onun aşkından kariyerini terk eden yönetmen son filmine imza atıyor ve "motor"!
"Yakın plan çekimim için hazırım" diyen Norma'Nın kameraya yürüyüşü. Kendi yaşadığı gerçeklikle acınası gerçeklik arasında kurulan bağlantı...
9 Haziran 2012 Cumartesi
Payne'i arıyorum şarap tadında

"Ben küçük bir filmim, anlattıklarım sade ve yalın gel gör ki aslında neler söylüyorum" cinsinden hem eğlenilebilecek hem de ironisinden tad alınabilecek güzel bir yapım Sideways.
***Spoiler***
İşte benim bittiğim sahne... Miles, kitabının basılmayacağını öğrenmiş ve bi kova şarabı başından aşağı dikmiştir. Jack, Miles'ı kelle paça dışarı çıkarır ve konuşma anı gelir
Jack: Yenisini yazarsın, bir sürü fikrin var.
Miles: Hayır, ben bittim. Ben yazar değilim, İngilizce öğretmeniyim. Benim ne söylediğim dünyanın umrunda değil. Gereksizim. O kadar önemsizim ki, intihar bile edemem.
Jack: Miles, bu da ne demek oluyor?
Miles: Anlasana. Hemingway, Sexton, Plath, Woolf... Kitabın yayınlanmadan önce kendini öldüremezsin.
Jack: Peki, ya Confederacy on Dunces'ın yazarı? O, kitabı çıkmadan intihar etti. Bak şimdi nasıl ünlü.
Miles: Teşekkürler.
(Bu Jack adamı deli eder ya ) devamı:
Miles: Bir gökdelenin camında kalan parmak iziyim. Milyonlarca ton lağımla birlikte denize akan bir tuvalet kağıdına bulaşmış dışkıyım.
Jack: Bak gördün mü? Ne güzel söyledin. "Denize akan..." Ben asla böyle söyleyemem.
Miles: Ben de. Galiba bunu Bukowski söylemişti
***Spoiler***
Alexander Payne, insanlık hallerinin şairidir. Onun filmlerinde sadece görüneni değil, görünenin ardındakini sorgulamak gerekiyor. Çünkü Payne aslında "sen"i anlatır. Tabii ki bunu yaparken çok çok iyi bir gözlemci olduğunu yazdığı her satırda bize hissettirir. Sideways de böyle bir film. Payne'nin önceki filmlerine oranla daha umut taşıyan bir film belki de. Ancak bu komikliğe yakın oluşundan da geliyor. Buradaki komiklik yine insanlık hallerinden doğuyor tabii. Ancak karamsar bir dokunuş yok bu filminde, o yüzden belki o umut hissediliyor.
Önceki filmi About Schmitt tabii ki eğlence arayan, popcorn tarz bir beklenti içinde olan seyirci kitlesini çekmeyecektir. (yanlış anlaşılmasın bu sadece bir tercihtir ve sinemaya bakışımızla alakalıdır. İçinde hiçbir küçümseme yoktur) Ancak "sorgu" dediğimiz insanın varolmasına, gerçeğine, hallerine dair filmler ilginizi çekiyorsa Payne filmleri birebir tanışmanız gereken filmlerdir. Tabii ki başka yönetmenler de var. Yönetmenler diyorum sadece filmler değil. Çünkü Payne gibi yönetmenler sadece filmi çekip eğlenmenizi sağlamazlar. Onlar sadece film çekmez. Sizi sorgulamaya davet eder. Film biter ama kafanızda devam eder. Sideways de böyle bir filmdir. Film siz olur, siz film. Yönetmen koltuğuna siz geçersiniz ve diyalogların sadeliği ve cazibesi sizi cezbeder. O kadar benden, senden, ondan ki... Yarattığı umutsuzluk-umut-anlaşılamama--karamsarlığın yaydığı komiklik vs. hallerin yorumlanması ve hayat bulan karakterler... Özellikle bu kez Jack karakterine dikkat ettim ve tabii ki T.H. Church'e. Öylesine ince bir yerden yakalamış ki Jack'i. Duruma göre kaypaklık yapabilen, anlamını zevklerde arayan, içine düştüğü zor durumlarda ayakta kalmak yerine çökmeyi, zırlamayı ve sürekli yardım dilenmeyi tercih eden bir adam... Müthiş keyifli, bir o kadar can sıkıcı, gıcık, yer yer adi... Harika bir karakter yaratımı her şeyden evvel. Tabii ki romanın senaryolaştırılmasında ince ayrıntıları gözden kaçırmayan Payne ve ortağının işini bilir halleri bu etkileyicilikte birincil sebep... Miles ayrı bi olayzaten, onu ayrı ele almak gerek. En kısa zamanda filmden almış olduğum Jack-Miles diyaloglarından birini buraya aktarayım. Müthiş farklılık, uçurum, anlayış... İki karakterin bu denli zıt ama özünde insan olma halleri...
Diğer filmlerine oranla, daha kolay izlenebilirlik ölçüsü olduğu kesin Sideways'in. Çoğu insanın ilgilenebileceği tarzda bir hikayesi var. Hiç olmadı film şaraplar için bile izlenebilir. Peki hepsi bu mu? Tabii ki hayır.
Orta sınıf Amerikan vatandaşlarının dünyasına daha çok ümitsizlik, karamsarlık açısından bakan; genel olarak da ironik bir yapı çizen Payne filmlerinin tadı tabii ki bu filmde de var. Ancak biraz daha yumuşatılmış bir biçimde. Kendi adıma filmi çok sevdim. Zaten Paul Giamatti'nin varlığı ve Miles karakterine tam manasıyla "cuk oturmuş" havası vermesi harika bir seçim olduğunun göstergesi. Zaten filmdeki ironik unsurlar Miles karakteri ile bir nevi onun zıddı Jack (Thomas Haden Church) arasında geçen diyaloglar ve vücud gilinden ileri gelmekte.
Filmde, şaraplarla ilgili o kadar detay var ki; izlemeden bilseydim ilgimi çekeceğini düşünmezdim. Ama Payne'nin tercihleri fazlasıyla yerinde. Özellikle bu bölümlerde kullanılan anlatım teknikleri filme biraz da belgesel havası veriyor. Sanki bir anda yabancılaşıyorsunuz filme; başka bir film izliyorsunuz ama kesinlikle kopmuyorsunuz ana karkaterlerden.
Film izlendikten sonra çok iyi karkater tahlilleri yapılabilir ki bu çok güzel işlendiklerini gösteriyor. Filmin kitaptan senaryolaştırılması bir etken tabii ama Alexander Payne ve Jim Taylor (yanlış yazmış olabilirim) çok yerinde diyaloglarla senaryo ödüllerinin hakkını vermişler.
Sonuçta filmin gerçekten hoş bir senaryosu, güzel görüntüleri, bunlara eşlik eden hoş ve sade bir anlatımı var. Yine dingin bir film ancak diğer Payne filmlerinden farklı olarak karamsarlığın boyutlarında yumuşama var.
18 Mayıs 2012 Cuma
haftalık rapor 2
Birkaç gündür hatta haftayı geçti, film izlemiyordum. Yeni bir vizyon yazısı için geçenlerde tekrar izlediğim You Will Meet A Tall Dark Stranger dışında hâlâ izlemişliğim de yok, devam ediyor yani izlememe hali. Zaten You Will... de gösterime girmedi. Nasıl bir ismi var filmin yahu, değil mi? Direkt fal cümlesi, hani üç vakte kadar der gibi :) Gelelim son zamanların raporuna:
40 If Only (2004)
50 Adam (2009)
50 The Crush (2010)
60 Going the Distance (2010)
5 When in Rome (2010)
75 Conversations with Other Women (2005)
40 A Good Year (2006)
Durum bu, pek iç açıcı değil görüldüğü üzere. Bakalım bir, ne kadarını hatırlayacağım da yazacağım.
If Only (2004): Bu bir televizyon filmi herhalde, bu duruşu ve kaliteyi ancak bu açıklayabilir. Senaryo falan değil yani, ekran tercihi, renkler, geçişler... 40 çok bile puan açısından da işte birkaç anın hatrına mıdır nedir. Filmi geçelim de şu Jennifer Love Hewitthakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Hayır anlamıyorum kim, nasıl cesaretlendiriyor bu ve bunun gibileri? (bizde de bir Beren Saat var mesela) Kim diyor bunlara "sen bu işi kıvırabiliyorsun anacım" diye? Biri diyorsa çıksın kendini ifşa etsin çünkü zannımca bu hanım kızların pek suçu yok, onları bu işi yapabildiklerine inandıranlarda bütün suç. Değilse de o ne özgüven o kardeşim? İnsanda biraz ar, edep olur yahu? Bu iş size mi kaldı. Aman elimde kalacak bunlar bir gün valla.
Adam (2009) : Pek naif bir film Adam. Kötü değil ama kotarılamamış. Fazla yavaş ve akmayan, gitmeyen uzunca bir süreden sonra birden getirilen son. Üstelik sona hazırlık aşamaları pek bir acemice. Otizm odaklı bir film, baş kahramanı açısından. Ancak filmin klasik bir romantik komediden farkı yok. Olmaz mı böyle bir film? Pekâlâ da olur ancak klişenin dibine vurmaya gerek yok değil mi? Fazla ucuz numaralara başvurmaya da gerek yok. Yarattığı karakter o kadar altı çizilecek, geri planı doldurulabilecekken git tüm klişeleri yükle karaktere ve filme. Olmadı tabiî.
Going the Distance (2010) : Pek eğlendim bu filmi izlerken. Kendim de aynı durumdan muzdaripken nasıl bağlantı kuramam böyle bir filmle değil mi? Çok güldüğüm yerler oldu da o erkek oyuncu hiç olmadı ya. Bu Justin Long'u Kızlar Ne Söyler Erkekler Ne Anlar ya da tam tersi filminden hatırlıyorum. Çok dikkat çeken bir oyuncu değil, gerçekte de Drew Barrymore'laymış bir süre. Sana sorarım Drew, ne buldun bu Justin'de? Neyse, dediğim gibi film eğlenceli, biraz uzun, sonuna o kadar kasmasalarmış iyiymiş ama yine de eğlenceli.
When in Rome (2010) : Kesin ifade: Uzak durun. Korkunç bu şey, bakın film diyemiyorum. Bu filmse diğerleri ney?? Bu Kristen Bell denen kadından gram hazzetmiyorum zaten Josh Duhamel için izledimdi, ama o da feciydi. Süzme salak bir film
Conversations with Other Women (2005) : İşte bu benim için çoğüzel bir süpriz oldu. İzlemem fazlasıyla tesadüfî. Aaron Eckhart kişisinden pek hoşlaşmam, Helena Bonham Carter'ı da yıllarca düşünsem böyle bir filmde oynatmam ama gel gör ki film oyunculardan öte. Zerre ilgilendirmedi beni oynayan şahsiyetler. Filmin sahneleme tercihi belki uzunca bir süre için sıkıcı olabilecekken bir müddet sonra göz aşinalığına bile dönüştü. Seviyorum ben böyle filmleri ya :) Devamlı konuşulan, irdeleyen vs. Uzun yıllar sonunda bir araya gelen ve bir süre sonra eski karı koca olduğunu anladığımız bir kadın ve bir erkek. Tüm yaşanmışlıklar, sevinmişlikler, üzülmüşlükler... İnsanın içini burkan detaylar. Sevdim işte.
A Good Year (2006) : Zerrece inandırıcı bulmadığım ama o nefis Fransa görüntülerine ve o eve hayranlık duyduğum film. Allah aşkına Russell Crowe hiç olmuş mu böyle bir filme gitmiş mi yani? Bu Ridley Scott'un Crowe'la nasıl bir anlaşması var arkadaş? Niye her filminde bu adam var? Ajan ister bu, gladyatör ister bu (hadi o filme gitmişti valla cüsse olarak), âşık ister bu; bu da bu, bu, bu.
Kusura bakma ama Russell abim, öyle şehirli ayaklarına yatıp da aman geçmişi unutmaya çalışmak vs. duygusuz broker halleri falan. ıhh, hiç olmamış.
1 Mayıs 2012 Salı
Birkaç günün raporu
Son birkaç gündür diziydi, filmdi vs derken birkaç etkileyici yapım izlemişim unutmadan, atlamadan değinmek isterim doğrusu. İlk önce bir dönem raporuna bakalım, işler kesat gibi:
78 Weekend (2011)
80 Rosetta (1999)
40 Anonymous (2011)
75 Young Adult (2011)
45 Life as We Know It (2010)
10 Lie with Me (2005)
10 One for the Money (2012)
70 The Deep Blue Sea (2011)
75 If A Tree Falls: A Story of the E.L.F. (2011)
55 House of Pleasures (2011)
Notlar criticker'da verdiğim puanlamayı gösteriyor. Görüldüğü gibi yarı yarıya çöple tamamlamışım son haftayı. Aslında böyle haftalık raporlar tutabilirim, bak şimdi aklıma geldi ve icat bulmuş kadar heyecanlandım. Ne kadar tutarım sözümü bilemiyorum çünkü ben her gün spora yeniden başlayacağım sözüyle uyuyan ve sabah kalktığında bir gün öncesini silen bir insan oldum. Spor günlerimin geride kalışını filmlerle kutluyorum :) Neyse mevzubahis bu değil şimdi, geçelim bir kalemde filmleri karalamaya ya da filmler hakkında karalamaya.
Çöp: Lie with Me, saçmasapan ergenlik tripleri ve sorunlu olmayı iki dudak hareketinde sanan bir gencecik, güzelcik kızcağızın gündüz düşleri niteliğinde ilerleyemeyen bir film. Facia oyunculuklar, ahkam kesen bir yönetmen, zırva senaryo; izlemeyin ve de izletmeyin beddua alırsınız benden söylemesi.
Çöp: One for The Money, ya tamam ben romantik komedileri fazla sevmiyorum ama valla da billa da izliyorum; hatta bazılarında azami zevk aldığım bile söylenebilir. Diyenlerin yalancısıyım. Ama bu film var ya olmasın ya, valla olmasın böyle bir film. Katherine Heigl beğendiğim bir oyuncu değil tamam ama bazı filmleri izlenebilirlik seviyesine ulaşabiliyor da, ama bu filmcik ne? Unutun, silin hafızadan, böyle bir film yoksa yazmama da gerek yok değil mi?
Vasat gibi ama değil gibi de: Anonymous, Life as We Know It (bak bu da Katherine Heigl'lı bir film ama çok kötülemiyorum, dalyan yürekli Josh Duhamel, ne bencil bir insanım, göz zevki işte) ve House of Pleasures ya da House of Tolerance olarak da geçiyor. Bu ilginç olabilecek bir film aslında. Tek mekan fahişelik tarihi. Fransız yapınca böyle oluyor işte, başkasının elinde nasıl olurdu bilmiyorum bu "how to being a hooker" konulu film, neyse fazla da beğenmedim bunu belirteyim.
Şimdi gelelim iyi işlere:
The Deep Blue Sea: Yazının fotosunu bu filmden aldım. O kadar güzel bir atmosfer kuruyor ki film diyalogları geçin sadece sahneleri izlemekle bile yetinebilirsiniz. Atmosfer konusunda In The Mood For Love'ı hatırlattı bana. Aslında bu film bu yılki İstanbul Fİlm Festivali'nin açılış filmiydi. Onur ödülü alan yönetmeni Terence Davies de küçük bir konuşma yapmıştı filmden evvel ve ben festival başlarken bu filmle ilgili bir yazı yazacağımı söylemiştim ama bakınız spora başlama örneği. Neyse... Gün bugündür diyelim. Rachel Weisz'ın çok iyi bir performans sergilediği izleyenlerin ortak kabulü olsa gerek. Aslında değişik bir şey söylemeyen bu film, insana bir geçmiş zamanlar güzellemesi yaşatıyor. Eski melodramların tadını yakalıyor ve zaten 50'li yılları anlatıyor. Film içinde geriye dönüşler ve zaman atlamalarıyla biraz zaman algısında oynasa da bir müddet sonra tüm algınızı film yeniden şekillendiriyor ve filmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Benim için filmin en büyük başarısı bu. Konusu bu vakitten sonra önemli değil, önemli olan insana yaşattığı o haz duygusu. Müthiş bir güvenin yerle yeksan olmasını izlerken "aşk" denen duygunun insanı nasıl yıktığına şahitlik ediyorsunuz ve müthiş bir haklılık payı çıkarıyorsunuz kadın adına filmden. Dediğim gibi bunun en büyük müsebbibi atmosfer.
If A Tree False: Bu filmin adını çeşitli adaylıklar aldığında duymuştum ve rastlayınca izleyivereyim dedim. İyi etmişim de izlemişim dediğim belgesellerden oldu. Zaten bünye olarak belgeselden azami etkilenen biriyim. Gerçeklik her ne kadar minimal bir kurmacanın içinde de olsa gerçek işte. Odağına aldığı kişi Daniel McGowen olsa da aslında 11 Eylül sonrası terörizm kavramına bakış açısını sorgulaması açısından çok etkileci geldi film bana. Ekolojik terör bir terör çeşidi midir ve bu insanlar terörist midir? Hassas bir zamana denk gelmese mesela Daniel o cezayı alır mıydı? Bu açılardan baktığımızda sadece ekoloji olmaktan çıkıyor dertler. Bu açıdan bakılmasa bile çevre hassasiyeti konusunda da epey kafa yordurucu bir film If A Tree Falls.
Young Adult: 37 yaşına gelmiş, geçmişi arayan, şimdiden aradığını bulamayan ama hep "gözde" olduğunu varsaydırmaya çalışan bir kadın: Mavis Gary (Charlize Theron). Şimdi bu kadın modelini Theron canlandırınca fazla inandırıcı gelmiyor insana. Ancak Theron'un da Chazlize olduğunu unutuyorsunuz filmi izlerken, yani bu oyuncunun bir başarısı ve bence geçtiğimiz yılın gözde performanslarından biri -her ne kadar göz ardı edilse de- Yönetmen de böyle insanlık hikâyelerinden güzel anlar çıkaran, yakalayan bir kişi: Jason Reitman. Yer yer acınası ve patetik bir kimliğe dönüşen Mavis karakteri aslında çok uzağında durmadığımız biri. Her daim olmasa da bazen -mış gibi yapan, olduğu değil düşündüğü gibi olmaya çalışan (göstermeye çalışan) ve böyle düşünüp yaptıkça da içinden çıkılmazlığa doğru tam yol ileri giden halleri yaşıyoruz, görüyoruz. Fİlm bu açıdan inandırıcılığı fazlasıyla yakalıyor. Ancak Theron'un saçmasapan beslenme halleriyle o kadar güzel görünebilen halleri uyuşmuyor be! Tamam insan depresyonda ne yediğine içtiğine bakmıyor, hatta anlamsız bir yeme hali gelip yapışıyor bünyeye, ancak gerçekte o alışkanlıklar insanı ne hale getiriyor değil mi? Charlize de olsa adamın anasını ağlatır be o içkiler, yemekler! Diablo Cody yine çok iyi bir senaryo yazmış ama ona bir diyecek yok. Jason Reitman'la da kimyaları uyuşuyor ki böylesi hikâyeler yakalayabiliyorlar. Ne diyelim, darısı bir sonraki filme.
Weekend ve Rosetta kaldı çünkü yoruldum. Rosetta ve Dardenne'ler de bir başka yazının konusu olsun. Weekend'in de alternatif romantizm konusunda epey başarılı bir film olduğunu ve tek tipleştiremediğimiz dünyanın tek tip filmlere sığdırılamayacağını bir kez daha yüzümüze vurmasıyla da izlenmeyi hak ettiğini belirtelim. Oyunculuklar çok içte, diyaloglar çok iyi ve bir ilişkinin anatomisi güzel çiziliyor. Budur yani :)
18 Nisan 2012 Çarşamba
"Sen" Ben"le karşılaşınca
Referanslarında Dazed & Confused ve özellikle Before Sunset olur da benim ilgimi çekmez mi, girişiyle başlamak isterdim tabiî ama filmi izledikten sonra bu ilişkiyi fark ettim. Tesadüfî bir izlemenin aslında hiç de tesadüf olmayan bir beğeniye çıkışı, kapıyı aralayışı: In Search of a Midnight Kiss...
Siyah - beyaz, hüzün ve komedinin bir arada bulunduğu lafbaz bir film. Alex Holdridge yönetmeiş; Scoot McNairy, Sara Simmonds, Brian McGuire, Kathleen Luong oynamış. Meğerse Scoot ve Brian sayın Alex'in gediklileriymiş. E tabiî haliyle önceki ve sonraki işler de merak çemberine girdi artık, bulundukça izlensin ve mest olunsun.
Seviyorum ben böyle küçük işleri. Zeki diyaloglar, kasmayan oyuncular, sırıtmayan bir sıradanlık ve hafif öeşrep bir bakış hayatımıza. Dalga geçiş, ürperiş, ağlayış, gülüş hep bir arada. Belki bazen yabancısı olduğumuz kültür(ler)ün günlük yaşam standartlarına tuhaf baksak da bir noktadan sonra bizi yakalayan samimiyet. Bu tarz filmlerin aslında en güçlü noktası bu: samimiyet.
Hiç bitmez ve de tükenmez bir dertleniştir ilişkiler. Nasıl ve hangi cepheden olduğu önemli değil, ilişki kavramı kendi içinde komplike zaten. İnsan olarak onu bir düğüm haline getirmek ve yorum üstüne yorum dizmek de en becerikli olduğumuz alanlardan biri zannımca. Dolayısıyla bu filmler bitmez, bitmesin de zaten.
İçinden çıkamadığı (çıkmak istemediği) hafif depresyonik halleriyle sevimli Wilson ve ilk bakışta ne olduğu tam anlaşılamayan, süpriz yumurta gibi bir kadın, Vivien. İkisinin geçmişe, şimdiye ve geleceğe dair duygu ve düşüncelerinin birlikte harmanlandığı bir gün. Bu bize Before serisini hatırlatıyor pek tabiî ki, daha doğrusu başlangıç olması hasebiyle Before Sunrise'ı. 2007'den Sunrise'sal bir bakış. İki yaralı insan, bir gün ve bazen zorlayıcı olsa da fazlasıyla doğal konuşmalar. Paylaşılanlar arttıkça geleceğe doğru kurulmasını beklediğimiz bir köprü ama film açıldıkça önemli olanın bu olmadığını anlamamız. (Peki bu cümle güzel olmadı.) İnsanın en dürüst olabileceği kişi belki bir daha karşılaşmayacağı kişidir değil mi? En azından çoğu senaryo bize bunu söyledi durdu şimdiye kadar. Dolayısıyla yabancıyla yakınlık, mahremiyetin açığa çıkması ve alanının genişlemesi gerçek iletişimin yolunu açıyor iki yabancıya. Böylece gerçek "ben" karşısındaki "sen"le dilediğince konuşabiliyor. Konuşabildiği anda da gerçek ilişki kuruluyor. Ancak böylesi ilişkilere gerçeklikte yer yok. İnsan içini açtıkça mahremiyet sınırlarının kalkması ve ontolojik duvarının gittikçe zorlanması, modern insana yakıştırılamayan bir durum. Yanımıza fazla yaklaşan bir insana korkuyla karışık bir ürperti duyuşumuz ve onu yanımızdan uzaklaştırmak istememizin de temelinde bu var. Kendi duvarımızın yıkılabilme olasılığı... Halbuki perdede gördüğümüz en mükemmel uyum bu duvar yıkıldığında ortaya çıkmıyor mu? Ama bir tesellimiz var değil mi, onlar film; gerçek değil ki! Kendimizi kandıraduralım; böylesi filmler karşımıza çıktığında hatırlarız yine.
11 Mart 2012 Pazar
Ben sana hayran sen cama tırman
Evet, aslında tam da bu: Sevdim, sevilmedim; seveni
senemedim... Hatta canımdan böyle bezdim amaaannn...
Joaquin Phoenix, bir Thomas Vibterberg (ki kendisinin aşırı
hayranıyım, öyle de bir şey var) filmi 2003 menşeili It’s All About Love’da
oynayıp da benim gözüme âşık tipli adam olarak takıldıktan sonra Two Lovers’ı
izlememek olmazdı. (Yani şimdi bu cümleden benim Joaquin’i bu filmle tanıdığım sonucu
çıkmasın, hayır, ben onu bu âşık adam hallerine yakıştırmaya bu filmle
başladım.) Neyse... Two Lovers (imdb linkini de verelim de teferruat için
bknz: http://www.imdb.com/title/tt1103275/.) iki kadın bir adam hikâyesi gibi görünüyor evveliyatında. Zaten ismi
bile bunu çağrıştırıyor, sanki iki kişi bir kişiye âşık gibi. İşin rengi o
değil; şu durumda başarısız bir film adıyla karşı karşıya olduğumuzu
belirteyim. (Aslında bu da çok güzel bir konu, başarısız film isimleri... )
Leonard (J Phoenix) depresif bir ruh haliyle filmi açtığı
andan itibaren, farklı bir şekilde sempati duymaya başladığım bir karakter
oldu. Dolayısıyla onu üzecek herhangi bir gelişmeyi / değişmeyi baştan bir
reddediş haliyle koyuldum filmi izlemeye. Filmin iki ailesi (Leonard ve Sandra
hanım kızımızın ailesi) belli ki bu iki genci baş göz etmeye meyilliler...
Ancak ortada da bir terslik var o da Leonard’ın komşu kızı Michelle (Gwyneth
Paltrow, nam-ı diğer soğuk nevale, buz kraliçe, donuk bakış, itici
gülümseyiş... biri beni durdursun :p )
Yazının bundan sonrası ciddi devam edecektir
Bir filmin insanı yakalayış sebepleri çok çeşitli olabilir. Ama
kanımca en güçlü sebep, filmin izleyicisiyle bir şekilde kurduğu bağdır. O bağ
da genellikle birikimlerimizin filmi anlamlandırma sürecimizle eşzamanlı
gitmesidir. Filmler hatıralarımıza ne kadar dokunursa o kadar derinden bir bağ
yaratır kendileriyle bizim aramızda. Aslında illaki yaşamış olmak gerekmez
birebir aynı durumu / olayı. Ancak empati kurabilmek veya tanık olunan her
türlü hayat anına tekabül eden ayrıntılara filmlerde rastlamak insanı derinden
etkiler, hatta yüreğini sızlatır.
Birini sevebilme ile sizi seven birini sizi sevdiği için
sevebilme hali çoğu zaman birbirine karışır. İnsan o kadar bencil bir yaratık
ki sadece sevildiği için bile yanında tutabilir seveni. Bir de sevdiğine (ya da
sevdiğini sandığına) hastalıklı bir şekilde bağlı kalma durumu vardır ki o
beterlerin de beteridir. İnsanın kendine güveni gittikçe tabana doğru inişe
geçer, insan kendini güçsüz ve savunmaya muhtaç hisseder. Gittikçe uzaklaşan
sevgili sanki sizi kendine mıknatıs gibi çeker ve onun bu çekiminden
kurtulamazsınız. Belki de kurtulmak dahi istemezsiniz. İşte bu iki halin
dışavurumu Leonard ve Michelle. Leonard, zaten arızalı bir geçmişten yeni
paçayı sıyırabilmeye başlamışken belki ona iyi gelebilecek (bakın yine
benciliyetle karışık bir ruh hali) Sandra’yı kendinden öteye iteklerken, âşık
olmaması gereken bir adamla halihazırda bir ilişki yaşayan patetik halleri
belki biraz kendisine benzeyen Michelle’e abayı yakıyor. Aslında bu tam aşk mı
bilemiyorum çünkü o aşkın filizlenme hali veya gelişimi inandırıcı gelmedi
bana. Gerçi Leonard’ın hazırbulunmuşluk hali de olabilir bu aşkın ortaya
çıkmasında. Biri Leonard’a doğru giderken diğeri Leonard’da giden ve de götüren
iki kadın... Çekici olan sanırım insanın kendi kendine işkence etmeyi sevme
haliyle eşdeğer olmasından Michelle. Tabiî ruh hali olarak daha kırılgan ve
ilgiyle muhtaç olması ve Leonard’ı tam da bu noktada iyileştirmesi (ona bakacak
kollayacak diye kendini unutuyor Leonard ve birden sorumluluk onu büyütüyor
gibi) Michelle’i bir adım öne taşıyor. Aslında bu filmde Leonard’ın da Michelle’in de ruh halleri hiçbirimize yabancı değil. İster
onayalım ister yadsıyalım onlar çok tanıdık “insan”lar. Filmin başarısı da bu
belki. O insanları iyi yakalamak ve anlatmak.
Filmde yüreği burkan bir ayrıntı var ki onu anmadan
geçemeyeceğim.
Leonard her şeyi yoluna koyduğunu düşünürken ve biz seyirci
olarak aslında hiçbir şeyin yolunda olmadığının farkındayken Leonard’ın
yüzündeki sevinç / endişe karışık hali yakalamak, o hiç istemediği seçeneğin
aslında başından beri varolduğunu anlamasına ramak kala içindeki dindiremediği
heyecan / üzüntüyü kavrayabilmek... İşte bunu yansıtabilmek izleyiciye...
Filmin en sevdiğim yönü bu oldu.
Bir de şunu söylemek istiyorum, yeter ama artık ya. Kaçsınlar
ve birlikte mutlu olsunlar istiyorum âşıklar. Mesela The Graduate’in sonunda
Ben ve Elaine’in yüzündeki endişeyi görmek istemiyorum. Engele takılmasınlar
istiyorum. “Ne yapacağız şimdi? Peki şimdi ne olacak?” diye düşünmesinler
istiyorum. Zaten biz çok düşünüyoruz bunları ve yerimizden kıpırdamıyoruz, bari
filmlerde özgür kılın bizi. Bak sinirlendim simdi!
4 Mart 2012 Pazar
Sunrise mı, Sunset mi?
***Spoiler içerir***
-Neden gelmedin Celine?
Jesse karakterinin kırılma noktası budur filmde. (Kalp kırılması değil, doruğa çıkan veya çıkamayan duyguların gösterilmesi manasında ) Nehrin üzerinde giderken aslında ikisinin de kafasında 9 yıldır var olan bir soru vardır. "Nasıl olurdu?" Veee bu ihtimali ilkin yok eden Celine'dir. Gelmemekle o bitirmiştir bir nevi ikisinin muhtemel beraberliğini. Belki sebepleri vardır; ancak bunlar yine de mantıklı gelmiyordur Jesse'ye. İnsan "tamam" der "haklısın" "öyle olmalıydı, sebeplerin vardı" Ancak yine de "ne olurdu" diye sormadan "nasıl olurdu" diye düşünmeden duramaz. İşte bu geçen 9 senende Jesse'nin bunları sorduğunu görürüz. Celine'nin de tabii. Aslında burada vurucu olan nokta, "yaşanmamışlık"tır. Yaşanmamış olasılıklar, yaşanmamış bir aşk, yaşanmamış gelecek... Peki yaşamamışlar mıdır? Tabii ki yaşamlarını sürdürmüşlerdir; ama bir diğerinin aklı ötekinde kalarak. Suçlu var mıdır? Çoğu zaman suçlu Jesse'dir çoğu zaman da Celine!! Gerçek??!! Aslında ikisi de değil... ihtimaller herkesi cezbeder; belki de bunca çabanın sebebi budur. Bunca gayretin (kitabı niçin yazdığını açıklarken Jesse bu su yüzüne çıkar tabii )...
-Niye gelmedin Celine?
Bu soruyu sormayı beklemiştir yıllarca. Çocuğunun annesi olarak onu düşlemiş, sabah uyandığında yanında görmeyi umduğu kişi hep Celine olmuştur. Bu yönden bakıldığında çok hüzünlü bir insandır Jesse, tıpkı gün batımı gibi...
Ya Celine?
9 yıl boyunca hayatına birçok kişi girip çıkmış, belki de büyük annesinin ölümüne daha çok Jesse'yle buluşmasını engelleyen bir olay olarak da bakmaktan kendini alıkoyamamıştır. Tabii Jesse'nin evlenmesini sindiremediği de bir gerçektir. Yine bir birlikteliğin sürdürücülerinden biridir o. Yaşamamaktadır, sadece sürdürmektedir. Biz Jesse'nin de öyle olduğunu biliriz. Peki birlikte olsalardı yaşayacaklar mıydı?
Bunun cevabını bilemeyiz. Fİlmde de bulamayız. Çünkü bunun bir cevabı yok.
Celine, karkater olarak filmde Jesse'den daha baskın. Yaşadığı kırılganlıklar, güçlü görüntüsünün, kendine yetebilme kabiliyetinin altında kedisinde şevkat bulan, sevilmeyi bekleyen bir kadın o. Kırılgan... Bu yapıyı Delpy fazlasıyla yansıtabilmiş perdeye. Özellikle arabadaki öfke nöbeti akıldan çıkmayacak gibi. O da kızgın aslında Jesse'ye.
İlk karşılaştıklarında kitapçıda, her şey ne kadar da düzgün görünüyor. Her ikisi de hayatından memnun, birbirlerini gördüklerinden biraz şaşkın ama bütünüyle sevinç dolu. Dakikalar biraz ilerledikçe, ikisinin de kızgınlıkları, sevinçleri, hüzünleri, sinirleri, düşünceleri, kayıpları ortaya çıkıyor. Bir nokatadan sonra saklamak yersiz kalıyor. Başka bir zaman daha yok çünkü... Uçağın kalkmasına sadece dakikalar var.
-Bugün dünyanın yok olacağını bilsen, yine benimle böyle felsefik konuları mı tartışırdın?
-Evet, ama bunu bir otel odasında seninle sevişirken yapardım...
Müthiş sahnelerden biri de bu! Birbirlerinin paylaştıkları her açı onların birbirleri için yaratıldıklarının bir simgesi gibi. Ya da böyle düşünmek her ikisi için de bizim için de fazlasıyla çekici
Dairenin merdivenlerini çıkarız bir bir... Celine'nin şarkılarını dinleriz. Veee son diyaloğu duyarız:
-Baby, you gonna miss that plane!
-I know, I know...
Bir son mu??? Hiçbir zaman çizilmedi ve yazılmadı ki!
"Rüya alınyazısıdır"
"Rüya alınyazısıdır"Hayata dair neler diyor eşsiz karelerden birinde Linklater'ın gözü ve kalemi:
"Elindekilerle ne yaptığın sana bağlı. Bu, elinizde boya kalemleriyle gelmek gibidir. Çizginin dışına taş, her yeri boya!"
Belki de filmin anlatım tekniğini en iyi açıklayan cümleler bunlar. Çizgi dışına taşan çerçevelerle, insan tiplemeleri ve çevre yeni bir boyut kazanıyor. "gerçek"in (ki ne olduğu belli mi?) katı çizgilerinin üzerine bir boya darbesi vuruluyor, bir de böyle bakın deniliyor. Hiçbir şey kesin çizgilerle belirtilmemiş. Her şeyin bir "belki"si vardır değil mi?
Filmde çeşitli insan tiplemeleri (ki tanıdık yüzleri görmek ayrı bir tat bile veriyor filme) gerçeğin ne olduğuna veya olmadığına, sebeplerimize veya sebepsizliğimize, yaşamımıza veya ölümümüze dair, akıllarının her köşesinden geçip ağızlarına dökülen kelimelerle düşüncelerini paylaşıyorlar bizlerle. Daha doğrusu Linklater paylaşıyor; bazen sıradan (!) bir taksicinin haykırışlarıyla, bazen bir sanatçının duyarlılığıyla, bazen bir bilim adamının rasyonel ve ötesi dokunuşlarıyla... Hep beraber sorguluyoruz hayatı ve kendimizi.
Filmde çok önemli sorular çıkıyor tabii ki önümüze:
"İnsanoğlunun en büyük özelliği nedir: korku mu tembellik mi?" bunu soruyor Linklater bazı karelerde. Biz de başlıyoruz: düşünmemizi ne engelliyor? üretme yerine tüketme haline ne zaman geçtik? Böylelikle hem filmin içine giriyor, Linklater'la ortak oluyoruz hem de böylelikle pasif izleyici olmaktan da çıkıyor "aktif" konuma geçiyoruz bir bakıma.
Filmin bir karesinde de dendiği gibi, gerçekten ihtiyacımız mı var kargaşaya? Bununla ve pasifize olmayla ilgili, filmde medyaya dair tesbitler de önemli. Zaten bu güç, "pasif" olma durumumuza bir sebep olarak da gösteriliyor. Güdümlenmeye alışmış insanlar olduk çıktık ne yazık ki! "Şunu düşün, bunu al" vb yönlendirmeleri sineye çekiyor "aktif" katılımımızı saklıyoruz hayattan.
Çaldığı müzik aletinin tellerine dokunan kahramanın ağzından, kendisine verilen bir öğüdü dinliyoruz:
"Yapabileceğin en büyük yanlış, hayatın bekleme odasında beklerken hayatta olduğunu sanmak. İşin püf noktası..." gerisini dinlemek için filmi izlemek gerek.

"Rüyanın devam ettiği sürece gerçek olduğu söyleniyor. Aynı şeyi hayat için söyleyebilir misin?"
Tüm bu sorulara cevap bulmak zor iş. Ama belki iyi bir kılavuz olabilir Waking Life. Zaten Linklater'ın sizinle paylaştığı düşünceleri dinlemek, filmi değişik açılardan okumak insana güzel bir deneyim yaşatıyor. Yalnız olmadığınızı düşünüyorsunuz. En azından ben öyle düşündüm. Aklımdan geçen kimi düşünceleri filmde buldum. Sorularımı tekrar sordum. Tabii ki tüm bunları yaparken, en beğendiğim yönetmenlerden biriyle ortak olduğumu düşünmek büyük bir hazdı. Ortak paydalar yakalamak güzel bir deneyimdi.
Belki de en iyi cevaplardan biridir Hayata Uyanmak
"Elindekilerle ne yaptığın sana bağlı. Bu, elinizde boya kalemleriyle gelmek gibidir. Çizginin dışına taş, her yeri boya!"
Belki de filmin anlatım tekniğini en iyi açıklayan cümleler bunlar. Çizgi dışına taşan çerçevelerle, insan tiplemeleri ve çevre yeni bir boyut kazanıyor. "gerçek"in (ki ne olduğu belli mi?) katı çizgilerinin üzerine bir boya darbesi vuruluyor, bir de böyle bakın deniliyor. Hiçbir şey kesin çizgilerle belirtilmemiş. Her şeyin bir "belki"si vardır değil mi?
Filmde çeşitli insan tiplemeleri (ki tanıdık yüzleri görmek ayrı bir tat bile veriyor filme) gerçeğin ne olduğuna veya olmadığına, sebeplerimize veya sebepsizliğimize, yaşamımıza veya ölümümüze dair, akıllarının her köşesinden geçip ağızlarına dökülen kelimelerle düşüncelerini paylaşıyorlar bizlerle. Daha doğrusu Linklater paylaşıyor; bazen sıradan (!) bir taksicinin haykırışlarıyla, bazen bir sanatçının duyarlılığıyla, bazen bir bilim adamının rasyonel ve ötesi dokunuşlarıyla... Hep beraber sorguluyoruz hayatı ve kendimizi.
Filmde çok önemli sorular çıkıyor tabii ki önümüze:
"İnsanoğlunun en büyük özelliği nedir: korku mu tembellik mi?" bunu soruyor Linklater bazı karelerde. Biz de başlıyoruz: düşünmemizi ne engelliyor? üretme yerine tüketme haline ne zaman geçtik? Böylelikle hem filmin içine giriyor, Linklater'la ortak oluyoruz hem de böylelikle pasif izleyici olmaktan da çıkıyor "aktif" konuma geçiyoruz bir bakıma.
Filmin bir karesinde de dendiği gibi, gerçekten ihtiyacımız mı var kargaşaya? Bununla ve pasifize olmayla ilgili, filmde medyaya dair tesbitler de önemli. Zaten bu güç, "pasif" olma durumumuza bir sebep olarak da gösteriliyor. Güdümlenmeye alışmış insanlar olduk çıktık ne yazık ki! "Şunu düşün, bunu al" vb yönlendirmeleri sineye çekiyor "aktif" katılımımızı saklıyoruz hayattan.
Çaldığı müzik aletinin tellerine dokunan kahramanın ağzından, kendisine verilen bir öğüdü dinliyoruz:
"Yapabileceğin en büyük yanlış, hayatın bekleme odasında beklerken hayatta olduğunu sanmak. İşin püf noktası..." gerisini dinlemek için filmi izlemek gerek.
"Rüyanın devam ettiği sürece gerçek olduğu söyleniyor. Aynı şeyi hayat için söyleyebilir misin?"
Tüm bu sorulara cevap bulmak zor iş. Ama belki iyi bir kılavuz olabilir Waking Life. Zaten Linklater'ın sizinle paylaştığı düşünceleri dinlemek, filmi değişik açılardan okumak insana güzel bir deneyim yaşatıyor. Yalnız olmadığınızı düşünüyorsunuz. En azından ben öyle düşündüm. Aklımdan geçen kimi düşünceleri filmde buldum. Sorularımı tekrar sordum. Tabii ki tüm bunları yaparken, en beğendiğim yönetmenlerden biriyle ortak olduğumu düşünmek büyük bir hazdı. Ortak paydalar yakalamak güzel bir deneyimdi.
Belki de en iyi cevaplardan biridir Hayata Uyanmak
3 Mart 2012 Cumartesi
Parlak Çocuklar Güzel Kız Masalı
Bu yazı, bu hafta ters ninja'da yayınlanan yazımın uzun versiyonudur.
İyi Olan Kazansın ya
da Âşık Siyahlı Adamlar
Belki uzunca bir süredir romantik komedi açlığı çekiyordu
sinemaseverler ya da şubatın on dördüne denk getirilemeyen ve sonrasında bu
açık kapatılmalı diyenlerin bir oyunudur bu bize. Tabiî ki girizgâhtan çok açık
olmasa da romantik komedilere karşı duruşu / hissiyatı belli olmuştur bu
satırların müellifinin.
Birkaç gündür romantik komedileri hatırlamak için bu türde
filmler izliyorum. Biraz da İyi olan Kazansın (This Means War) filmine hazırlık
babında. Karşılaşacaklarımı önceden bilmek ve savunmamı ona göre kurmak
maksadıyla fazla cömert davrandım sanırım bünyeme çünkü bana en kötü sözleri
söyletecek filmleri dahi izledim. Şimdiki konumuz bu değil tabiî dolayısıyla
esas konumuz olan filme dönüyorum. Dönüyorum ama romantik komedilerin
yapılarını hatırlamadan ve hatırlatmadan olmaz.
Romantik komediler sinemanın altın çağından bu yana temcit pilavı kıvamında varlığını sürdüren bir tür. Aslında bir süre unutulması ve doksanlarda yeniden hayat bulması (Özel Bir Kadın – Pretty Woman müsebbibidir bu gelişimin) ile yeniden kazandırıldı sinemaya. Ne romantik komediler gördük diyebiliriz. Gördük görmesine de sizi bilmiyorum ama bana hiçbiri Roma Tatili (Roman Holiday, 1953), Bir Gecede Oldu (It Happened One Night, 1934) veya Philadelphia Hikayesi (The Philadelphia Story, 1940) gibi filmlerin verdiği zevki vermedi. Örnekler çoğaltılabilir tabiî ki ama yazacağım her örnek yazdıklarımla hemen hemen aynı yılların filmleri olur. Bunun belki günümüzün değişen değerlerinin artık bizi inandıramadıkları aşk’la alakası vardır. Bu yüzden elli altmış yıllık filmlerin daha bir inandırıcı olduğu, oradaki dünyanın bize masal gibi geldiği ve bu nedenle de garip bir zevkle o filmleri sevdiğimiz söylenebilir. En azından benim için öyle...
İyi Olan Kazansın, romantizm, komedi ve aksiyonu bir araya getirmeye çalışmış bir film. En azından erkek karakterlerin (karakter demek fazla iddialı olur) ajan olması bu vaadi sunuyor izleyiciye. Filmin açılışı da dahil olmak üzere filme yedirilmeye çalışılmış birkaç aksiyon sahnesi de var. Yönetmenin (McG) Charlie’nin Melekleri (ikisi birden) ve Terminator Salvation gibi geçmişi olunca filmin aksiyon yönünün bulunması çok da tesadüf değil. Yalnız filmin aksiyonu sadece sos niyetine kullanılıyor, bir nevi romantik bir komediye erkek izleyici kazandırma / çekme yöntemi olarak da yorumlayabiliriz bu çabayı.
İki ajan var demiştik filmde, bunlar, Tom Hardy’nin canlandırdığı Tuck ve Chris Pine’nın canlandırdığı FDR Foster. Tom Hardy’yi geçen birkaç yılın prestijli filmlerinden hatırlıyoruz. Hatta en son Köstebek (Tinker, Tailor, Soldier, Spy) filminde izledik. Nasıl bir talihsizlikle bu filmde rol almış ben henüz anlamlandırabilmiş değilim. Bu iki ajanın arzu nesnesi kıvamında bir rolle de Reese Witherspoon (Lauren) çıkıyor karşımıza. Witherspoon o kadar sempatik bir kadın ki seksilik üzerine sonradan eklenmiş gibi duruyor. Şimdiye kadar inişli çıkışlı performanslarını izledik, romantik komedilerde de oynadı ancak hiçbir filmde –en azından benim izlediklerim arasında- hiç bu kadar sırıttığını görmemiştim. O kadar yapay bir rol ki her anından akıyor bu. İki erkeği kendine anında deli divane edecek bir hali yok ne yazık ki Lauren’in. Bu tarz filmlerde oyunculara biçilen role inanmadığınız anda tüm zemin yıkılır. Olmayan bir zemin üzerine bir filmi inşa etmek zordur haliyle. Üstelik filmin açılışından kapanışına o kadar çekici kılınmaya çalışılmış sahnesi var ki! Tüm yapaylık ayyuka çıkmış. Filmde erkekler de kadınlar da çok tipik çizilmiş. Tamam, iki erkek oyuncunun çekiciliğin zirvesinde olmaları kadının da aynı şekilde tam âşık olunacak kadın hali çizmesi bu tarz filmlerin seyirciye yutturulacak haplarından biri olabilir. Ama çizdiğiniz tiplere bu kadar klişe cümlelerle yaklaşır, jest ve mimiklerini bile bu kadar inandırıcılıktan yoksun kılarsanız elinizde işte İyi Olan Kazansın gibi bir film kalır.
**Yazının buradan sonrası filmin gelişimi hakkında ayrıntı içermektedir**
Filmin serim bölümünde bize tanıtılan kahramanlarımızdan Tuck (Tom Hardy), başından bir evlilik geçmiş, oğlu olan, kadınlara nisbeten nazik ve şefkatli davranan bir erkek. Bu haliyle de daha çekilebilir biri. FDR Foster (Chris Pine) ise snob, ukala tavırlarıyla açıkça ehlileştirilmek istediğini bangır bangır bağıran bir tip. Dolayısıyla hani dünyanın da bir genel geçer kuralı olarak “kadınlar beyefendilerden değil serserilerden hoşlanır” klişesini önümüze serecek denli düşmüş bir film bu. Tabiî ki bu iki erkek arasında kalan güzel kızımızın “erkek ihtiyacı” eski sevgiliye atılacak bir havadan ibaretken birden aşka evrilebiliyor. Klasik işleyişle kızla erkeğin (tabiî burda iki erkek) karşılaşması, hoşlanma, taktik, bocalama yine taktik ve doğru davranışı bulabilme... Tüm bu yollardan geçiyor film. Yalnız bu yollardan geçerken erkeklerin ajan olması sebebiyle kızın hiç özel hayatının kalmaması filmin zaten bozuk olan yapısına bir de ahlak yanlışlıklarını ekliyor. Bu açıdan da çok rahatsızlık veriyor izleyene. (Tabiî bundan rahatsızlık duymayanlar olabilir ancak eve dinleme cihazı ve kamera yerleştirilmesi ve iki rakip erkeğin her biri kızla birlikteyken diğerinin ekibiyle gelişmeleri izlemesi beni rahatsız etti.)
Uzun sözün kısası, İyi Olan Kazansın hem etik açıdan hem de film dinamikleri açısından zevk vermeyen bir seyirlik. Ancak Tom Hardy’nin varlığı filmi daha izlenebilir kılıyor diyebilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






