Şöyle bir baktım da bizim Snow White (also known as Pamuk Prenses) 97 kez canlandırılmış tv, sinema dahil. E tabiî bu sacede direkt masalın uyarlamasıyla alakalı değil, herhangi bir filmde de geçebilir Snow White, falan filan. Hatta geçtiğimiz yıl başlayan tv dizisi Once Upon A Time'da da var bizim Snow, dolayısıyla bu dillere destan güzelliğe pek çok kez rastladık rastlamaya da devam ediyoruz.
Evet, Pamuk çok güzel bir kız e zaten prenses; bu tarz insanların alamet-i farikaları çok güzel, saf olmalarıdır. Çabalarsanız daha birçok iyi, olumlu nitelikler sıkıştırabilirsiniz cv'lerine, ben almayayım şimdi.
Bu yıl Pamuk Prenses popülasyonu yaşadık resmen, 2 sinema filmi ard arda vizyona çıktı e bir de diziden bahsettik işte yukarıda, demek ki neymiş? 3 kez Pamuk Prenses çokmuş.
Pamukların ekrana yansıyan yüzlerine bakalım şimdi, nasıl vücut bulmuşlar. Uzun cümlelerle anlatmaya gerek yok, bakın şimdi fotoğraf denen bir şey var iyi ki:
Varan 1: sol yandaki köylü güzelinden hallice, börtü böcek dostu, kalın kaşlardan muzdarip şahs-ı muhterem Snowcuk
Varan 2: sağ yandaki şaşkın ördek yavrusu kılıklı, pis, gözlerini her daim bööö diye açmaya meyilli, memnuniyet nedir bilmeyen, pasaklı Snow
E bir de kötü kraliçeler var tabii ki onlar Julia Roberts (ki aslında kendisini güzelleri say deseler listeme almam, o kadar seçiciyimdir :p) ve Charlize Theron gibi 2 afet-i devran. Yahu bu işte bir yanlışlık yok mu? Kraliçelerin Pamuk'tan daha güzel olmaları tuhaf değil mi diye diye izledim iki filmi de. (Mirror Mirror ve Snow White and The Hunstman) Hadi Lily Collins bir oranda sevimli olabiliyor da o Kristin Stewart'ın hali nedir? Devamlı etrafına oklarını saldığı bir "sizden TİSKİNİYORUM" bakışı, ula Pamuk senin alçakgönüllü olman gerekmiyor mu? O insanlar olmasa senin halin nice olurdu farkında mısın sen ey kendiniz bilmez aymaz kadın, pardon kız! Twilight'ta o soğuk nevale halinle ancak Edward'a yâr olabilirdin ki ikiniz buzdolabı kalıbı gibi birbirinize yapıştınız (özelde de) Hadi orda tuttu bu ama Snow White için üzgünüm, bizimla değilsin kızım sınıfta kaldın. Sen ki Charlize gibi bir kadının "Ayna ayna söyle bana..." soru kalıbının alternatif cevabısın, bu cevaba layık olma halini biz yemedik, sen kendini 15 yaş sınırını geçmemiş ergenlere beğendir anca.
Sonuç: Mirror Mirror, gerçekten eğlenceli bir film. En azından görkemli kostümler, komikleştirilmiş karton tiplemelerle belirgin oranda bir eğlencelik sunuyor. Mizahî yönü iyi. Ancak Snow White And The Hunstman daha karanlık bir uyarlama olma çabasıyla kör kuyulara giresice bir film. Gir de ordan çıkma e mi!
uyarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uyarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Haziran 2012 Salı
19 Mart 2011 Cumartesi
Jane'le Baş Başa
Jane Austen Book Club sevdiğim filmlerden biridir. Hani fazla iddiası olmayan, sinema tarihinde illaki kendine has bir yer barındırmayan ancak defalarca izleseniz de sizi sıkmayacak filmler vardır ya, işte onlardan biridir benim için bu film. Kendi hayatlarında düzeltmek istedikleri veya farkında bile olmadıkları sorunlarıyla uğraşırken birdenbire bir kitap kulübü fikriyle bir araya gelen birbiriyle tanış (hatta akraba) beş kadın ile onların arasına süpriz denebilecek bir şekilde katılan bir erkek... Bu altı kişi ayda bir toplanmak suretiyle altı Jane Austen kitabını okuyup birlikte tartışacaklar ve biz de onları izlerken hem hayatlarına dair gelişmeleri takip edeceğiz hem de Austen'le daha haşır neşir olacağız. Evet, film kısaca haliyle bu.
Filmi izlemek büyük keyifti benim için ancak ikinci izleyişimde kendi kendime bir görev vermemi de sağlaması açısından bir çıkış kaynağı oldu bana. Evet, Jane Austen romanlarının en azından uyarlamalarını izlemek ve onun dünyasıyla yeniden bir araya gelmek.
Malumunuz, Jane Austen defalarca sinemaya veya televizyona uyarlanan eserleriyle çok popüler bir kadın yazar. Adını en fazla duyduğumuz uyarlama da Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice) Ancak bu güzel romanın yanı sıra Emma, Sense and Sensibility, Mansfield Park, Northanger Abbey, Persuasion da birkaç kez uyarlanan eserler olarak Jane Austen'ın uyarlama konusunda ne kadar çok tercih edilen isim olduğunu kanıtlıyor bize. Tabii birebir uyarlamaların dışında bu eserleri veya Austen'ın hayatını (veya hayatından bir kesiti) kendine esin kaynağı yapan filmler de mevcut. Onları da izlediğimi belirtip esas konumuz olan uyarlamalara döneyim hemen.
Austen'la tanışmam çoğumuzun olduğu gibi Aşk ve Gurur'la oldu tabii. 2005 yılında Keira Knightley'nin Elizabeth, Matthew Macfadyen'in de Mr. Darcy olarak karşımıza çıktığı bu film kitabı okuyanlar için ufak hayal kırıklıkları yaşatsa da 19. yy İngilteresinin muhteşem manzaraları gözümüzü boyamaya yetti. Benim için orta karar bir filmdi bu kitabı okumamıştım henüz. Geçtiğimiz sene bir boşluktan yararlanıp kitabı okuduğumda yer yer sıkılsam da Austen'ın ince mizahıyla kitabı bitirmem zor olmadı üstelik roman filmde izlediğim Elizabeth'in tam olarak romandaki Elizabeth'i anlatmadığının farkına varmamı sağladı. Bu önemli bir nokta çünkü baş kahraman olan Elizabeth üzerinden evlilik kurumu, kadın-erkek ilişkileri, aile vs üzerine yapılan tespitler Keira Knightley'nin vucüdunda can bbbulan Elizabeth'le uyum sağlamamıştı. Sanırım çok da zayıf olan Keira, Elizabeth'i taşıyamadı. İsabetli bir tercihle geçtiğimiz ay Aşk ve Gurur'un 1995, BBC yapımı altı bölümlük dizisini izledim de gerçek Aşk ve Gurur'u buldum karşımda.
Diziyi izlemeye başlamadan önce okuduğum birçok yazı Colin Firth'un Mr Darcy olmak için biçilmiş kaftan olduğu, onu izleyenin başka bir Darcy kabul etmeyeceği yönünde birleşiyordu. Kesinlikle hemfikir olduğumu berlitmek gerek. Adamın zaten genel görünümünde asılı duran "soğuk bir uzaklık" onun Darcy kompozisyonuyla birleşince ortaya muhteşem bir kahraman çıkmış. Ama bir dakika, aslında bizim konumuz daha çok Austen kadınlarıydı değil mi ve pek tabii ki buradaki Elizabeth. Ama romanı okuyanlar da bilir kaçımız Elizabeth'i merak ediyoruz ki? Orda çekim mekanizması olarak duran kişi mutlaka ki Mr. Darcy ve ona soğuk nevale sıfatı veren hali, tavrı. Neyse, diyeceğim o ki Elizabeth rolündeki Jennifer Ehle, aslında kitapta da yansıtıldığı gibi güzelliğiyle değil daha çok sivri zekası ve buna uygun dili ile sevimliliği en belirgin sıfatları olan Elizabeth'i çok iyi canlandırmış. Ne eksik ne fazla diyebileceğimiz bir kompozisyon olmuş ikisinin de uyumu.
1995 yılının bu dizi uyarlaması film uyarlamalarına göre daha fazla avantaja sahip, bir kere karşımızdaki bir dizi. Filmin kısıtlı süresi onun için bir handikap değil. Romandaki ayrıntılara dikkat edebilecek bir yapıya ve keyfiyete baştan sahip ve İngiliz. Bir İngiliz'i herhalde en iyi yine İngiliz anlar düsturundan yola çıkarak BBC Austen uyarlamalarına fazlasıyla değer vermiş zaten. Diğer Austen uyarlamalarının çoğunda BBC imzası var.
Ne diyorduk? Ha evet, zamanı kullanabilme keyfi Aşk ve Gurur'un dizi versiyonunu bir adım öne çıkarıyor. Aslında bu ikinci adım da denilebilir çünkü ilk adımı zaten oyuncu seçimlerindeki isabetle çoktan atmıştı. Romanın her ayrıntısını ekranda görmek tabii ki bir uyarlamayı iyi yapmaz. Ancak Austen'ın o kadar çok görsele dökülebilecek bir anlatımı ve birbirini koza gibi ören ayrıntıları var ki romanın her ayrıntısını bile karşımızda görmek ister hale geliyoruz mutlaka. Üstelik filmde romantize edilen birkaç noktaya dizide rastlamamak diziyi daha inandırıcı hale getiriyor. (Örneğin o ünlü yağmur sahnesi...)
Velhasıl ilk yazı Aşk ve Gurur'a ayrılmış olsun, diğerleri de sonra gelir.
Filmi izlemek büyük keyifti benim için ancak ikinci izleyişimde kendi kendime bir görev vermemi de sağlaması açısından bir çıkış kaynağı oldu bana. Evet, Jane Austen romanlarının en azından uyarlamalarını izlemek ve onun dünyasıyla yeniden bir araya gelmek.
Malumunuz, Jane Austen defalarca sinemaya veya televizyona uyarlanan eserleriyle çok popüler bir kadın yazar. Adını en fazla duyduğumuz uyarlama da Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice) Ancak bu güzel romanın yanı sıra Emma, Sense and Sensibility, Mansfield Park, Northanger Abbey, Persuasion da birkaç kez uyarlanan eserler olarak Jane Austen'ın uyarlama konusunda ne kadar çok tercih edilen isim olduğunu kanıtlıyor bize. Tabii birebir uyarlamaların dışında bu eserleri veya Austen'ın hayatını (veya hayatından bir kesiti) kendine esin kaynağı yapan filmler de mevcut. Onları da izlediğimi belirtip esas konumuz olan uyarlamalara döneyim hemen.
Austen'la tanışmam çoğumuzun olduğu gibi Aşk ve Gurur'la oldu tabii. 2005 yılında Keira Knightley'nin Elizabeth, Matthew Macfadyen'in de Mr. Darcy olarak karşımıza çıktığı bu film kitabı okuyanlar için ufak hayal kırıklıkları yaşatsa da 19. yy İngilteresinin muhteşem manzaraları gözümüzü boyamaya yetti. Benim için orta karar bir filmdi bu kitabı okumamıştım henüz. Geçtiğimiz sene bir boşluktan yararlanıp kitabı okuduğumda yer yer sıkılsam da Austen'ın ince mizahıyla kitabı bitirmem zor olmadı üstelik roman filmde izlediğim Elizabeth'in tam olarak romandaki Elizabeth'i anlatmadığının farkına varmamı sağladı. Bu önemli bir nokta çünkü baş kahraman olan Elizabeth üzerinden evlilik kurumu, kadın-erkek ilişkileri, aile vs üzerine yapılan tespitler Keira Knightley'nin vucüdunda can bbbulan Elizabeth'le uyum sağlamamıştı. Sanırım çok da zayıf olan Keira, Elizabeth'i taşıyamadı. İsabetli bir tercihle geçtiğimiz ay Aşk ve Gurur'un 1995, BBC yapımı altı bölümlük dizisini izledim de gerçek Aşk ve Gurur'u buldum karşımda.
Diziyi izlemeye başlamadan önce okuduğum birçok yazı Colin Firth'un Mr Darcy olmak için biçilmiş kaftan olduğu, onu izleyenin başka bir Darcy kabul etmeyeceği yönünde birleşiyordu. Kesinlikle hemfikir olduğumu berlitmek gerek. Adamın zaten genel görünümünde asılı duran "soğuk bir uzaklık" onun Darcy kompozisyonuyla birleşince ortaya muhteşem bir kahraman çıkmış. Ama bir dakika, aslında bizim konumuz daha çok Austen kadınlarıydı değil mi ve pek tabii ki buradaki Elizabeth. Ama romanı okuyanlar da bilir kaçımız Elizabeth'i merak ediyoruz ki? Orda çekim mekanizması olarak duran kişi mutlaka ki Mr. Darcy ve ona soğuk nevale sıfatı veren hali, tavrı. Neyse, diyeceğim o ki Elizabeth rolündeki Jennifer Ehle, aslında kitapta da yansıtıldığı gibi güzelliğiyle değil daha çok sivri zekası ve buna uygun dili ile sevimliliği en belirgin sıfatları olan Elizabeth'i çok iyi canlandırmış. Ne eksik ne fazla diyebileceğimiz bir kompozisyon olmuş ikisinin de uyumu.
1995 yılının bu dizi uyarlaması film uyarlamalarına göre daha fazla avantaja sahip, bir kere karşımızdaki bir dizi. Filmin kısıtlı süresi onun için bir handikap değil. Romandaki ayrıntılara dikkat edebilecek bir yapıya ve keyfiyete baştan sahip ve İngiliz. Bir İngiliz'i herhalde en iyi yine İngiliz anlar düsturundan yola çıkarak BBC Austen uyarlamalarına fazlasıyla değer vermiş zaten. Diğer Austen uyarlamalarının çoğunda BBC imzası var.
Ne diyorduk? Ha evet, zamanı kullanabilme keyfi Aşk ve Gurur'un dizi versiyonunu bir adım öne çıkarıyor. Aslında bu ikinci adım da denilebilir çünkü ilk adımı zaten oyuncu seçimlerindeki isabetle çoktan atmıştı. Romanın her ayrıntısını ekranda görmek tabii ki bir uyarlamayı iyi yapmaz. Ancak Austen'ın o kadar çok görsele dökülebilecek bir anlatımı ve birbirini koza gibi ören ayrıntıları var ki romanın her ayrıntısını bile karşımızda görmek ister hale geliyoruz mutlaka. Üstelik filmde romantize edilen birkaç noktaya dizide rastlamamak diziyi daha inandırıcı hale getiriyor. (Örneğin o ünlü yağmur sahnesi...)
Velhasıl ilk yazı Aşk ve Gurur'a ayrılmış olsun, diğerleri de sonra gelir.
20 Şubat 2011 Pazar
Atları da Vururlar
2008 yılında kaybettiğimiz politik gerilimin usta ismi Sydney Pollack'ın yönettiği 1969 yılından gelen bir roman uyarlaması Atları da Vururlar (They Shoot Horses Don't They)
Acımasız bir dünyayı anlatır Horace McCoy aynı adlı romanında. İş yapmayanlara, para kazandırmayacaklara yer yoktur bu acımasız dünya içinde ve insanlar kıyasıya bir mücadele içindedir. Kendileri isteyerek katılırlar belki bu düzene ancak istedikleri zaman çıkamazlar. Üstlendikleri görevi yerine getirmek, malzemesi oldukları kurumlara para kazandırmak zorundadırlar. Atları da Vururlar, metaforik bir isim. Hani ayağı kırılan atı vururlar, içi acısa da insanın bu kuraldır; o zaten ölecektir ve artık acı çekmesine gerek yoktur hükmünü veren insan tarafından bir kurşunla hayatına son verilir. Çünkü artık o işe yaramazdır. Çok manidar bir isim aslında Atları da Vururlar. Çünkü seçilen dünya şov dünyasıdır ve orada da iş yapamayacak olana yer yoktur. Hatta insanlar sırf reyting uğruna kılıktan kılığa sokulur. Birkaç kuruş için, bir öğün yemek için katıldıkları dans yarışmasında başlarına gelecek her şeye katlanmak zorundadırlar, çünkü şov bunu gerektirir. Seyirciler neyi görmek isterse o kılığa gireceklerdir.
Gloria (Jane Fonda) ve Robert (Michael Sarrazin) de bu şova katılanlardan yarışmacılardandır. İki saatlik film süresi boyunca tükenen, sersefil olan, acımasızca tüm kurallara uyan ve sonunda isyan bayrağını çekip kendince bir hayata karşı duruş sergileyen iki muzdarip vücut. Robert bir anlık görebileceği gök yüzü umuduyla katlanırken geçen saatlere, Gloria gittikçe daha da içinden çıkılmaz hale gelen umutsuzluğuyla, içinden çıkamadıkları bu anlamsız dünyaya bir an daha katlanamayacak hale gelir. Filmin sonunda onu bekleyen tek gerçeklik ölüm olacaktır. Kendi seçtiği bir ölüm.
Atları da Vururlar, 1969 yılında çekilmiş olmasına rağmen hiçbir şeyin değişmediğini hâlâ yüzümüze çarpan harika bir film. Değişmeyi bırakın her şeyin daha da kötüleştiğini de gösteriyor. Televizyonlarda şikayet ettiğimiz ama dayatılır gibi hâlâ devam eden insan kıyımına, umut tacirciliğine bir ağıt niteliğinde. Sisteme vurulan bir şamar gibi... Böyle filmleri izledikçe sinemaya olan saygısı bir kez daha artıyor insanın. Daha doğrusu bir kaygısı olan, onu dillendiren her sanat dalına duyulabilecek türden bir saygı bu.
Acımasız bir dünyayı anlatır Horace McCoy aynı adlı romanında. İş yapmayanlara, para kazandırmayacaklara yer yoktur bu acımasız dünya içinde ve insanlar kıyasıya bir mücadele içindedir. Kendileri isteyerek katılırlar belki bu düzene ancak istedikleri zaman çıkamazlar. Üstlendikleri görevi yerine getirmek, malzemesi oldukları kurumlara para kazandırmak zorundadırlar. Atları da Vururlar, metaforik bir isim. Hani ayağı kırılan atı vururlar, içi acısa da insanın bu kuraldır; o zaten ölecektir ve artık acı çekmesine gerek yoktur hükmünü veren insan tarafından bir kurşunla hayatına son verilir. Çünkü artık o işe yaramazdır. Çok manidar bir isim aslında Atları da Vururlar. Çünkü seçilen dünya şov dünyasıdır ve orada da iş yapamayacak olana yer yoktur. Hatta insanlar sırf reyting uğruna kılıktan kılığa sokulur. Birkaç kuruş için, bir öğün yemek için katıldıkları dans yarışmasında başlarına gelecek her şeye katlanmak zorundadırlar, çünkü şov bunu gerektirir. Seyirciler neyi görmek isterse o kılığa gireceklerdir.
Gloria (Jane Fonda) ve Robert (Michael Sarrazin) de bu şova katılanlardan yarışmacılardandır. İki saatlik film süresi boyunca tükenen, sersefil olan, acımasızca tüm kurallara uyan ve sonunda isyan bayrağını çekip kendince bir hayata karşı duruş sergileyen iki muzdarip vücut. Robert bir anlık görebileceği gök yüzü umuduyla katlanırken geçen saatlere, Gloria gittikçe daha da içinden çıkılmaz hale gelen umutsuzluğuyla, içinden çıkamadıkları bu anlamsız dünyaya bir an daha katlanamayacak hale gelir. Filmin sonunda onu bekleyen tek gerçeklik ölüm olacaktır. Kendi seçtiği bir ölüm.
Atları da Vururlar, 1969 yılında çekilmiş olmasına rağmen hiçbir şeyin değişmediğini hâlâ yüzümüze çarpan harika bir film. Değişmeyi bırakın her şeyin daha da kötüleştiğini de gösteriyor. Televizyonlarda şikayet ettiğimiz ama dayatılır gibi hâlâ devam eden insan kıyımına, umut tacirciliğine bir ağıt niteliğinde. Sisteme vurulan bir şamar gibi... Böyle filmleri izledikçe sinemaya olan saygısı bir kez daha artıyor insanın. Daha doğrusu bir kaygısı olan, onu dillendiren her sanat dalına duyulabilecek türden bir saygı bu.
25 Aralık 2010 Cumartesi
La Belle et La Bête & Güzel ve Çirkin
Yön: Jean Cocteau
Oyn: Jean Marais ... La Bête Josette Day ... Belle
Yıl: 1946
Güzel ve Çirkin...Çocuk klasikleri adı altında anılan, bugüne kadar birçok kez gerek esinlenme gerek direkt uyarlama yoluyla film veya dizi olmuş ünlü masal... Bu başlık altında anılmasını uygun buldum kendimce, çünkü sonuçta masallar da edebiyatın anonim koluna giren bir tür. Masal denince akla gelen birkaç önemli unsur var. Özellikle iki zıt kutbun mutlaka çarğışması söz konusudur masallarda. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, siyah ile beyaz çatışması gibi bir şeydir bu! Sonuçta kazanan da hep olumlu taraftır. Yani okuyucunun genel zihnine uyan toplumun "iyi" diye nitelendirdiği özelliklere sahip kişi veya durumlar sonuçta kazanan tarafta olur. Pek tabii masalların diğer bir özelliği de mutlaka ama mutlaka olağanüstü unsurları bünyelerinde barındırmalarıdır. Bu olağanüstülükler, kimi zaman iyice ayyuka çıksa da bazen ufak tefek anlarda kendilerini hissettirirler.
Güzel ve Çirkin'in 1946 yapımı bu uyarlaması, bir masalın nasıl gözler önüne serilmesi gerektiğini kanıtlar nitelikte. Nasıl peki? Bilmeyenimiz yoktur; masalda Çirkin, korkunç bir yaratıktır. Aslında büyülenmiş ve yakışıklı bir prensken korkunç bir yaratığa dönüşmüştür. Tabii biz bunu masalın başında bilmeyiz; o, okuyucu veya dinleyici için korkunç bir yaratıktır.
Masal boyunca hissettirilen kötü görünen illaki kötü değildir mevzusu, karşımızdakini şeklen değil kalben değerlendirmemiz gerektiği dokundurmaları elbetteki filmin tematik yapısının olmazsa olmazı durumda. İyi ile kötü keskin çizgilerle ayrılıyor filmde. Ancak kötü asla yaratık değil. Hatta öyle bir işlenmiş ki Çirkin tiplemesi, filmin sonunda dönüşeceğini bildiğiniz halde, keşke değişmese bile diyorsunuz.
Peki ya atmosfer? Şimdiye kadar atmosfer açısından çok çok iyi filmler gördük, övdük. İş Güzel ve Çirkin'e gelince ve karşımızdaki bir masal uyarlaması olunca, insan daha bir heyecanlanıyor, acaba özellikle Çirkin'in yaşadığı yer nasıl tasvir edilmiş diye. O kadar etkileyici bir mekan çalışması yapılmış ki filmde, filmi izlerken o havaya girmemeniz mümkün olmuyor. Özellikle şatodaki (saray mı demeliyim) canlı tasvirler; filme hem ürkünçlük boyutunu kazandırıyor hem de masal havasını yaşatıyor.
Filmin başında yönetmen çok zekice bulduğum bir açıklamayla giriyor filme. Çocuklar, masallarda her şeyin olabileceğine inanırlar. Sizden de istediğim çocuk gibi düşünmeniz, inanmanız... Tam bu cümlelerle olmasa da yönetmen seyircisine seslenip, inanmasını istiyor. Üstelik film boyunca o inandırıcılığı bir an bile sekteye uğratmadan yarattığı o güzel anlatımıyla seyircinin bu masala inanmaması gibi bir seçenek de kalmıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









