15 Ocak 2014 Çarşamba
Adaylara bir kala...
Yarın Oscar adayları açıklanıyor. Malumunuz eylül ayından bu yana theoscarboy.com adresinde yirmiyi aşkın kişi tahminler yapıyoruz ve sonuncusu da bugün yayınlandı. Dolayısıyla ben de kendi tahminlerimi burada paylaşmak istedim. Olurlarıyla olmazlarıyşa, aklımda kalanlarıyla ve unutmak istediklerimle... Neticede sınırlı sayıda tahmin yapmak gerekiyor, dolayısıyla birinden birini seçmek lazım geliyor. Buradaki listemde biraz daha esnek davranmak istiyorum tabii esas listeme bağlı kalarak.
Tahminleri ana dallarda yapıyoruz, zaten teknik dallar veya şarkı falan çok üzerine düşündüğüm dallar değil. Buraya belgesel ve kurguyu ekleyebilirim, onları da liste sonuna yazarım artık. Buyursunlar:
EN İYİ FİLM
1. 12 Years A Slave
2. American Hustle
3. Gravity
4. Captain Phillips
5. Her
6. The Wolf of Wall Street
7. Dallas Buyers Club
8. Nebraska
9. Rush
10. Inside Llewyn Davis
Burada açıkçası belki gülersiniz ama Fruitvale Station'ın hâlâ kırıntı da olsa umutvar olduğunu düşünüyorum. Bir ara listemden çıkarmıştım, bu son tahminlere kadar da listemdeydi ancak Rush'a yer açabilmek için Fruitvale'den vazgeçtim. Inside Llweyn Davis'ten de emin değilim ancak onu da senaryo açısından şanslı gördüğümden son sıradan filmlere dahil ettim. Burada yeri sallantıda film Dallas Buyers Club sanırım. Oradan oyunculuk çıkacak iki adet ki onları da aşağıda sıraladım ancak en iyi filmler listesine girer mi kestiremiyorum. Yine de sondan dördüncü sırada bıraktım kendisini. Her aday olmazsa artık bağıra çağıra aklıma gelen küfrü basacağım Akademi üyelerine, o kadarla da kalacağım zannımca.
Emin olduklarım: 12 Years A Slave, Gravity, American Hustle
Olmazsa olmazlar: HER
Belki: Philomena (belki de olur), Blue Jasmine, August: Osage County
Olmasalar keşke: Captain Phillips, Saving Mr. Banks, The Butler
EN İYİ YÖNETMEN
1. Alfonso Cuaron
2. Steve McQueen
3. Martin Scorsese
4. Spike Jonze
5. Alexander Payne
Eylülden bu yana yaptığımız tahminlerde ben ilk başlarda Alfonso Cuaron'u hep birinci sıraya yerleştirmiştim, sonra Steve McQueen öne geçti, şimdi yine Cuaron ilk sırada. Onun dışında epey değişiklik oldu tabii listemde. Mesela son iki tahminlerimde Spike Jonze ve Alexander Payne var. Ki ikisi de bırakın sevmeyi peşinden koştuğum yönetmenlerdendir. (Payne biraz sektreye uğrasa da) Şimdi Nebraska rüzgârı Payne'den yana esecekse aday olacak zaten çok sevilen bir adam. Her de Spike Jonze'a muhtemel bir senaryo ödülü kazandırabilir, en iyi filmin içinde de yer alırsa burada yeri garanti olacak. Ancaaakkk Coen'ler, Greengrass, Lee Daniels ve en umutvar olarak da David O. Russell var listeye girebilecekler arasında. Ben Russell'ı son tercihlerimde dışarı attım, umarım benim gibi düşünür Akademi de. (Yettin gari Russell)
Olmazsa olmazlar: Alfonso, Steve
Olsalar keşke: Coenler
Olmasalar keşke: David O. Russell
Belki de: Ron Howard
EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
2. Matthew McConaughey - Dallas Buyers Club
3. Bruce Dern - Nebraska
4. Joaquin Phoenix - Her
5. Leonardo DiCaprio – The Wolf of Wall Street
Hâlâ Leonardo DiCaprio'dan emin değilim. Filmi ne kadar sevdiklerini/sevmediklerini bilmiyorum. Listeye yazdım filmi, yönetmeni, senaryoyu ancak yine de emin değilim. Golden Globe'da ödül aldı Leo ancak biliyorsunuz GG öncesi tamamlandı Oscar aday oylamaları. Dolayısıyla garanti değil. Gerçi burada Leo'dan daha zor durumda olan Phoenix var. Ancak onu aday edip edip ödül vermeyeceklerini düşündüğümden daha rahatım sanki. Olmalarını istediklerimi geçtim olmasını istemediğim tek isim: TOM HANKS
Olmazsa olmazlar: Chiwetel Ejiofor, Matti
Olsalardı keşke: Bruce Dern
Olmasalar keşke: Tom Hanks
Belki: Robert Redford, Idris Elba, Christian Bale (ki Bale hiç de düşük bir ihtimal değil)
EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Cate Blanchett – Blue Jasmine
2. Emma Thompson – Saving Mr. Banks
3. Amy Adams – American Hustle
4. Sandra Bullock - Gravity
5. Judi Dench - Philomena
Buranın adaylığını bırakın ödülü garanti bir ismi var: Cate Blanchett. Aslında hiç de adaletsiz bir seçim olmaz karşısına kim gelirse gelsin çünkü Cate ablaya yapılan G. Paltrow haksızlığını hatırlayan bana hak verecektir. Yıl 1999 diyeyim de hatrına gelmeyenler hatırlasın.
Bu dalda Amy Adams'ın eli güçlü, Thompson belki... Yani adaylıkları kesin de ödül şansları düşük Cate Blanchett karşısında.
Olmazsa olmaz: Cate Blanchett
Olsalardı keşke: Judi Dench
Olmasalardı keşke: Sandra Bullock
Belki: Meryl Streep
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
1. Jared Leto – Dallas Buyers Club
2. Michael Fassbender – 12 Years A Slave
3. Barkhad Abdi – Captain Phillips
4. Daniel Brühl - Rush
5. Bradley Cooper – American Hustle
Cate Blanchett neyse burada da Jared Leto öyle. O zorlayacakmış, bu ittirecekmiş, öbürü geçecekmiş diyebileceğimiz her liste Jared Leto'nun varlığından sonrasını kapsıyor. Gönül Fassbender'i aday görmek istiyor. Daniel Brühl olmalı diyor, Barkhad Abdi olsa ne olmasa ne, Bradley Cooper burada ne arıyor?? Ama öyle bir şey ki mantık bunları işaret ediyor.
Olmazsa olmaz: Jared Leto
Olsa keşke: Michael Fassbender
Olmasa: Bradley Cooper
Belki: Jonah Hill, Tom Hanks (Aman Allah korusun bundan) ve belki de James Gandolfini. Zayıf ihtimal ama ihtimal...
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
1. Lupita Nyong'o - 12 Years a Slave
2. Jennifer Lawrence – American Hustle
3. June Squibb - Nebraska
4. Julia Roberts - August – Osage Country
5. Oprah Winfrey – The Butler
Burada çekişme Jennifer Lawrence ve Lupita Nyong'o arasında. Adaylıkları kesin. Daha diyecek bir şeyim yok.
Olmasa keşke: Oprah Winfrey
Belki: Sally Hawkins, Margot Robbie
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
1. Before Midnight
2. Captain Phillips
3. 12 Years A Slave
4. The Wolf of Wall Street
5. Philomena
Tabii ki gönlüm Before Midnight istiyor. Ancak Philomena'ya da hayır demem. (Steve Coogan faktörü) Tabii ödülü şimdilik geçelim de adaylıkları kesin gibi gibi.
Belki: August: Osage County
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
1. American Hustle
2. Her
3. Blue Jasmine
4. Nebraska
5. Inside Llweyn Davis
Bu liste akıl ve gönülden geçen bir liste aslında. Daha farklı sonuç ne olabilir?
Belki: Dallas Buyers Club
EN İYİ ANİMASYON
1. Frozen
2. The Wind Rises
3. Despicable Me 2
4. Monsters University
5. The Croods
Belki: Epic, belki de Ernest & Celestine (ne güzel de olurdu ama...)
YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM
1. The Great Beauty (İtalya)
2. The Broken Circle Breakdown (Belçika)
3. The Hunt (Danimarka)
4. Omar (Filistin)
5. The Grandmaster (Hong Kong)
Burada favori The Great Beauty (ya da orijinal adıyla La Grande Belleza) Ancak tehlikeli film The Broken Circle Breakdown. Alışkanlıkların aday edeceği isim The Grandmaster. Ortadoğu kontenjanı Omar. Vinterberg ismi The Hunt (orj. Jagten). Bunlardan başka Two Lives olabilir (Almanya) ya da An Episode in the Life of an Iron Picker (Bosne Hersek)
Buraya kadarki liste ana kategorileri kapsayan liste. Bundan sonra bir iki dal daha eklemeyi uygun görüyorum:
En İyi Belgesel:
The Act of Killing
Stories We Tell
Blackfish
Tİm's Vermeer
20 Feet From Stardom
KURGU
Gravity
12 Years A Slave
American Hustle
Captain Phillips
Her
Bu filmlerin yanında (tabii ACE adaylarını da düşünerek) Saving Mr. Banks, Inside Llweyn Dawis, Nebraska, The Wolf of Wall Street tehlikeli isimler. Rush ACE'de yer almayıp burada karşımıza çıkabilecek bir film olabilir. Aslında ACE listesi Dram ve Komedi veya Müzikal diye ayrıldığı için 10 filmlik listeden beşi buraya yerleşecek de hangileri? En iyi film olmaya en yakın olanlar tabii.
Olmasa keşke: Captain Phillips!
SİNEMATOGRAFİ (GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ)
Gravity
12 Years A Slave
Her
Inside Llweyn Davis
Nebraska
The Wolf of Wall Street (biliyorum altı film oldu :p)
Her iddialı bir seçim oldu benim için bile ama olursa, değer adaylığa. Tabii Rush, Prisoners, The Grandmaster bile zorlayabilir listeyi. Captain Phillips de var tabii. Bir de adını orada burada pek duymadığımız ama aday olursa beni şaşırtmayacak bir film var: Ain't Them Bodies Saint. Bu da listenin "belki"sidir belki?
9 Ocak 2014 Perşembe
Film indirmek veya indirmemek... Bütün mesele bu mu?
"Film indirmiyorum, çünkü....." ile "Film indiriyorum, çünkü....." ile başlayan cümlelerin kendi içlerinde tutarlı ve haklı tarafları vardır elbet. İşte korsana karşıyım/değilim söylemi de bunun içinde yer alır her açısıyla. Önemli olan geniş çerçeveli düşünebilmek, birkaç açıyla bile olsa meselelere bakabilmek, yorumlayabilmek. E malum, blogun adı da Çerçeve olunca birkaç kelam yazmak istedim.
Hiç bitmeyecek tartışmalardan biri: korsan film indirmek sinemayı öldürüyor mu? Biliyorsunuz, 2009'un Ekim ayıyla birlikte Emek'e vurulan kilit ve ardından gelen tartışmalar, sinemanın sadece bilet satışı, izlenme oranıyla alakalı değil bir zihniyet sorunu olduğunu da gösterdi. Emek burada bir simge tabii, tüm kültür-sanat hayatımız için kullanabiliriz Emek'in başına gelenleri. Meseleye çok sığ bir açıdan bakmak istersek eğer "gitmediniz, yıktılar işte efendiler" diyerek çığırtkanlık yapabiliriz. Ya da "zaten çok kötüydü sinemanın hali" gibi cümleler kurabiliriz. (Ancak bu cümleyi, en son 2011'de Emek'e festival için gittiğini ve Emek'in halinin içler acısı olduğunu söyleyecek kadar hâkim zihniyeti pompalayacak düşünceler üretenler kullandığı için lütfen tedavülden kaldıralım)Neyse, konumuza dönelim biz. Neymiş efendim? Demek ki sadece gidip gitmeme problemi değilmiş sinemaların durumu, bu bir zihniyet problemiymiş. Aslında konumuz tam olarak bu değildi ancak laf lafı açıyor işte.
Dün gece twitter arkadaşlarıyla sohbet ederken ve Her filmini izlemiş olmanın mesti içinde kendimden geçmişken beni gerçeğe döndüren bir tweet düştü karşıma. Yaklaşık bir ay sonra veya festivalde izleyebilecekken beklediğimiz filmi indirip izlemek gerçek sinemaseverliğe sığmıyormuş. Bir filmi izlemek için bir ay bekleyemiyorsak, sinema sevgisinden çok bekaret bozma hevesindeymişiz. Filmi erkenden tükettiğimiz için, filmler gösterime bile giremiyormuş ve olan bekleyenlere ve sinemaya oluyormuş. Bu gerçekler yüzüme bir tokat gibi çarptı ve uyuyamadım sayın okuyucu. Tanrım, sinemayı mı öldürmüştüm yoksa ben?
Bundan sonrasını sanırım maddelere ayırarak yazarsam daha iyi olacak:
1. En kesin hükmüm: Kimse benim sinema sevgimi film indirmek konusuna indirgeyerek sorgulayamaz.
2. Sinemaseverliğin yanında uzun süredir takip ettiğimiz ödül sezonunda adı geçen performanslardan ve filmlerden zaten ödül sezonunun sonu olan Oscarlara kadar kaçını izleyebileceğiz sinemada?
3. Bu filmlerin kaçı İstanbul, Ankara vs dışında kaç ilde ve KKTC'de gösterime giriyor acaba?
4. Festival hangi illerde yapılıyor? Yoksa hepimiz İstanbulluyuz diye ikametgâh mı verdik eline?
5. İster festival, ister vizyon bunlardan kaçını bütçemizi sarsmadan, vakit darlığına düşmeden izleyebileceğiz ki? (hadi kendimi bu konuda biraz daha şanslı görüyorum çünkü ön gösterimleri takip edebilme lüksüne sahibim)
6. Ödül sezonuna damgasını vuracak filmleri ve performansları önceden izlemek istememizin bekaret bozmakla ne alakası var? Bunlardan öne çıkanları sinemada da izlemeyeceğimizi ne biliyorsun?
7. Bu filmleri gösterime sokacak dağıtımcılar, "aaa e bunlar zaten nete düşmüş, sokmayalım gösterime" mi diyecekler?
Tüm bu konuları bu dile indirgeyerek yazdığım için okuyanlardan özür dilerim. Tabiî ki bu konular etraflıca konuşulmaya açıktır ve muhtaçtır. Benim savunum da asla "film indirmek dururken, sinemaya gitmek ne ki" üzerinden olmamıştır, olmayacaktır. Zaten yazılarımı takip edenler sinema konusunda ne kadar hassas olduğumu bilirler. Ancak, birilerinin sinema sevgisi dar bir çerçeveden sorgulanmaya alınıp peşin hüküm verildiğinde insanın sinirlerinin gerilmesi de doğaldır. Zaten bu yazı da bunun ürünüdür. Yapılan tespitler tek açıdan ve suçlayıcı bir içeriğe sahip olduğundan, o içeriğin maddelere bölünerek açımlamasını yapmaya çalıştım. Biraz gelene göre cevap oldu yani.
Şunu da anlamamız gerekiyor aslında: film indirip izlemek sinemayı tabiî ki etkiler. Genelgeçer izleyicinin oranının büyüklüğü, film indirme oranıyla örtüştüğünde pek tabii ki sinema etkilenir. Ancak genel ölçekli sinemalarda gösterime giren filmlerin niteliklerini ve niceliklerini film indirme haliyle açıklamak yetersizdir. Yine de tekrar ederek söylüyorum: "Film indirenlerin, sinemayı sevdiğine inanmıyorum" veya "Olan bize ve sinemaya oluyor" yargılarının, temelli bir gerçeklik olduğuna da ben inanmıyorum.
Ve bu yazıyı bitirirken içinde yaşadığımız ülkeyi bir kez daha gözümün önüne getiriyorum da... Keşke tüm derdimiz bunları tartışmak olsa...
30 Kasım 2013 Cumartesi
Adım adım adaylarım
Evet, yılın en güzel zamanları belki de ödül mevsiminin açıldığı zamanlar değil mi? Yavaş yavaş listeler önümüze düşerken aslında biz 22 blogger olarak birkaç aydan beridir Oscarboy çatısı altında Gold Diggers'ı gelenek haline getirerek aday listelerimizi yayınlıyoruz. Artık kendi listemi kendi blogumdan yayınlama vakti geldi diye düşünüyorum. Tabiî bu liste değişecek önümüzdeki günlerde ancak değişiklikler genel çatıda olmayacak. Az biraz törpülemek gerekebilecek kendi isteklerimi. Buna göre de adım adım adaylarıma birkaç kez yer verebilirim blogda. Nedenleri biraz sorgulayarak, yer yer eğlenerek seçimlerimi paylaşacağım. Aşağıdaki liste, aslında dördüncü Gold Diggers için gönderdiğim adaylar. İlk listede neler vardı, neler değişti zamanla birkaç not düşeyim:
* İlkin aklıma gelen Fruitvale Station. FS büyük bir dalga halinde geldi Sundance'dan. Çok sevildi. Bu yılın Beasts of The Southern Wild'ı olma umutları vardı. Dolayısıyla gerek yönetmen Ryan Coogler, gerekse oyuncu Michael B. Jordan listeme girdi. Hatta hâlâ umutvar olan Octavia Spencer, yard. kadın kategorisine aday adayıydı. Filmi izledikten sonra çok güçlü olmadığını gördüm ancak filmin damardan giren bir enerjisi var ve matematiksel olarak da iyi hesaplanmış bir film. Hâlâ şans var diyorum ancak listemden çıkarıyorum ve bir adaylık çıkacaksa filme lütfen bu Octavia Spencer olmasın diyorum.
* Başlarda hiç düşünmediğim Robert Redford, All is Lost gösterime girdikten sonra aklımı karıştırmaya başladı ve o kadar karıştırdı ki erkek oyuncu dalında ikinci sıraya kadar yükseldi. Birincim hiç değişmedi, değişeceğini de sanmıyorum. Redford bu yıl iki filmle karşımıza çıktı ve yaşını da düşündükçe adaylık şansının yükseklere çıktığını belirtmek istiyorum. Sevildiğine ve düşünüleceğine eminim.
*Başlarda hep düşündüğüm ama gittikçe ivme kaybeden Christian Bale. Listemdeydi ancak artık çıkardım, bakalım dahil edecek miyim yeniden. Ancak erkek oyuncu kategorisi buradan gayet iyi duruyor, ne dersiniz?
* Listeme hiç almak istemediğim ama her fırsatta yazdığım filmler ve kişiler var.
-En başta Captain Phillips. Tom Hanks'ten o kadar sıkıldım ki ağır abi modundaki hal ve hareketlerini de görmek istemiyorum artık orada burada. Bir bu adamdan bir de Denzel Washington'dan çookk sıkıldım artık. (Neyse bu yıl Denzel Abi yok)
-İkinci istemediğim Sandra Bullock. Olması gerektiği gibi oynadığını düşündükçe Gravity'deki oyunculuğunun neresinin bu kadar abartıldığını anlamıyorum. Bir de artık Meryl Streep biraz ara versin istiyorum. Her yıl aday listesinde olmak zorunda mı?
-The Butler resmen Oscar için yapılmış havasıyla hayli itici duruyor. Daha fragmanından içim bayıldı, kendisine nasıl dayanacağımı bilemiyorum. Ancak ilk günden listemde yer alıyor, değişeceğini de sanmıyorum.
*Listemden hiç çıkarmak istemediğim filmler ve kişiler de var tabii.
-12 Years A Slave: Yönetmen, erkek oyuncu, yard. kadın&erkek, senaryo... hepsi yerli yerinde dursun.
-Çok enteresan ama Matthew McConaughey. Bu adam son yıllarda epey değişti ve gelişti. Acayip...
-Before Midnight... Daha fazla kategoriye eklemek istediğim ama yapamadığım ve senaryoyla sınırlı kalacağını düşündüğüm bir taneceğim, aşkım.
-Yabancı filmde adaylığına garanti gözüyle baktığım Gloria'nın şahane oyuncusu Paulina Garcia.
-Veee tabiî ki Juaquin Phoenix...
*Olmasa da olurlar, olmazlarsa umrumda olmayanlar:
-August: Osage Contry
-Jonah Hill
-Jennifer Lawrence
-Saving Mr. Banks
Şimdiye kadarki sanırım dördüncü listem:
EN İYİ FİLM
1. 12 Years A Slave
2. Gravity
3. The Wolf of Wall Street
4. Inside Llewyn Davis
5. American Hustle
6. The Butler
7. Nebraska
8. Captain Phillips
9. Dallas Buyers Club
10. August: Osage County
EN İYİ YÖNETMEN
1. Alfonso Cuaron
2. Steve McQueen
3. Joel & Ethan Coen
4. Martin Scorsese
5. Alexander Payne
EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
2. Robert Redford – All is Lost
3. Matthew McConaughey - Dallas Buyers Club
4. Juaquin Phoenix - Her
5. Bruce Dern - Nebraska
EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Cate Blanchett – Blue Jasmine
2. Emma Thompsen – Saving Mr. Banks
3. Judi Dench - Philomena
4. Meryl Streep – August – Osage Country
5. Paulina Garcia - Gloria
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
1. Jared Leto – Dallas Buyers Club
2. Barkhad Abdi – Captain Phillips
3. Michael Fassbender – 12 Years A Slave
4. Jonah Hill – The Wolf of Wall Street
5. Bradley Cooper – American Hustle
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
1. Lupita Nyong'o - 12 Years a Slave
2. Oprah Winfrey – The Butler
3. Jennifer Lawrence – American Hustle
4. Julia Roberts - August – Osage Country
5. June Squibb - Nebraska
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
1. Before Midnight
2. Captain Phillips
3. Blue Is the Warmest Color
4. August: Osage County
5. 12 Years a Slave
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
1. Inside Llewyn Davis
2. Blue Jasmine
3. Her
4. Nebraska
5. Saving Mr. Banks
1 Kasım 2013 Cuma
Sen Bize Öyküler Anlat, Aydınlanır Zaten Gece
**Bu yazı İstanbul Film Festivali'nin bittiği hafta Evrensel Pazar ekinde yayınlanmıştır. Başka Sinema kapsamında gösterime giren Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi üzerine düşündüklerimi yeniden hatırlatmak, üzerine yeniden düşünmek için...
Onur Ünlü’nün yazıp yönettiği ve Ali Atay, Demet Evgar, Ahmet Mümtaz Taylan, Serkan Keskin, Ercan Kesal gibi son dönem iyice göz önünde olan ve deyim yerindeyse “kendi çekim evrenleri”ni yaratan oyuncuların rol aldığı Sen Aydınlatırsın Geceyi, “değişik” bir film. Tüm değişikliğiyle, Tayfun Pirselimoğlu başkanlığındaki jüriden birinci olarak çıkması da “değişik”. Bu değişiklik, sinemamız adına bazı gidişleri yerinden oynatması, bazı anlayışları kırması, belki çekirdeği yerinden oynatması açısından da önemli.
Filmin konusunu çoğu yerde okumuşsunuzdur, yani küçük bir kasabada geçtiğinden, anlattığı kişilerin bazı süper güçlere sahip olduğundan vs haberdarsınızdır. Zaten karşınızda bir Onur Ünlü filmi varsa, alışılmışın dışına çıkılacağının garantisi size baştan verilmiş demektir. Şimdiye kadarki filmografisi içinde özgün işlere imza atmayı her daim bilen Ünlü’nün sinemasına vâkıf değilseniz bile televizyondaki en ayrıksı iş Leyla ile Mecnun’un adını illaki duymuş, bir göz atmış olmalısınız. Zaten Sen Aydınlatırsın Geceyi, Leyla ile Mecnun ekibinin hemen hemen hepsini bir araya getirmiş bir yapım. Diziyi sevenler için de bu yönüyle de çekici olabilir.
Ünlü’ye göre kendisi için “yeni bir dönemin başlangıcı” bu film. Kendi sözleriyle filminin çıkışı noktasını şöyle özetliyor Ünlü: “... insanların her birinin, bir diğerinde olmayan olağanüstü özellikleri zaten var. Peki hepsinin ortak özelliği ne? Cevap: İnsanların hepsi, yaşanılan zamana, şehre ve kononktüre bağlı olmaksızın, endişelerle doludur.” Yani ister duvarlardan geçebilelim, ister görünmez olalım, isterseniz ölümsüzlüğü tadalım; yine de bizleri birbirimize benzer kılan ortak derdimiz “endişe”. Film de bu duygunun, bu durumun peşinden gidiyor. En olmaz şeyleri olura getirip yarattığı gerçeküstü atmosferin içinde belki de en gerçekçi insanî halleri yakalıyor. Filmin kendi evreni içinde kurduğu gerçeküstü gerçeklik, günlük hayatımızın altını aslında koyu çizgilerle belirgin hale getiriyor. Hikâyesinin tadımlık olağanüstülükleri en olağana bağlanıveriyor. Çünkü merkezinde insan var filmin. En absürdünden en sıradanına, insan. Yanlışıyla, doğrusuyla, gerçeğiyle, yalanıyla hep insanı anlatıyor bize. Kurduğu evrenin seyirciyi kıskıvrak yakalayabilmesi bundan. Bizden olanı yakalıyor Sen Aydınlatırsın Geceyi ve yine bize sunuyor.
Taşranın düşündürdükleri
2000’ler yerli sinemasının en belirgin özelliklerinden biri “taşra”ya yönelmek. Küçük kasabaların, köylerin dertleri, sıkıntıları, günlük hayatı veya sosyal, siyasal yapısı... Taşranın doğallığını –artık ne kadar kaldıysa- yakalamayı istemek, büyük şehrin (ki büyük şehrin de taşrasına yönelme durumundan bahsedebiliriz) keşmekeşliğinden uzaklaşmak bir nevi saflığa, samimiyete yönelme isteğini de peşinden getiriyor. Hatta taşrayı çocukluğa dönme özlemiyle eşleştirenler de var. Bu yıl ulusal yarışma dahilinde izlediğimiz filmlerin çoğu da taşrayı (TDK taşrayı “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi, dışarlık” olarak açıklar), yerel olanı yakalama ve anlatma konusunda birlik gösteriyor gibiydi. Buradan hareketle bu duruş, aklımıza yerelliği yakalayamayanın evrensel olamayacağı gerçeğini getirmeli. Belki 2000’ler sinemasının yolunu çizmesi de bu yönelim doğrultusunda olacaktır. Bunu bekleyip göreceğiz. Ancak Sen Aydınlatırsın Geceyi taşraya getirdiği yeni bakış açısıyla da ileride mutlaka sözü edilecek bir film. Taşrayı “dışarı” olarak almayan gayet içselleştiren film, aslında taşrayı merkez haline getiriyor.
Filmin Ünlü filmografisi içinde nerede duracağı yönetmenin bundan sonraki filmleriyle de şekillenecektir. Üstelik filmin festival gösterimi sonrası yarattığı etki, topladığı ödüller sinemamızın “Ünlü kafası”na ihtiyacı olduğunu bir kez daha göstermiştir. En olmayacak hallerden “olur”u yakalayabilmek ve bunu seyirciye büyük bir samimiyetle sunmak Onur Ünlü ve ekibinin alamet-i farikası. Filmin gösterime girmeyecek olması, çeşitli toplu gösterimlerle halka gösterilmesi, üniversiteler vb kurumlarca çağırılması durumunda ekibin çağrıya kulak verip filmi paylaşacakları gibi gelişmeler de sinemamız ve dağıtım hakkında düşünmemiz gereken şeyler olduğunu bir kez daha hatırlattı bize. Ünlü kendince bir dağıtımı benimsemiş görünüyor Sen Aydınlatırsın Geceyi ile birlikte. Bu seçim bir yandan halka ulaşma yolunda yeni yollar yaratırken bir yandan da dağıtım tekelciliğine bir karşı çıkış olarak okunabilir. Bu yönüyle de ayrıksı bir iş olarak hafızamıza kazınacak Sen Aydınlatırsın Geceyi.
6 Ekim 2013 Pazar
Filmekimi'nden Bana Kalanlar 1
IKSV’nin sadece Emek sinemasında göstermek üzere başlattığı sonbahar film günleriydi Filmekimi. Şimdi bize kalan Emek’in yıkıntı görüntüleri içinde Atlas ve Beyoğlu’na koşmak...
Bu yıl geçtiğimiz yılların da coşkusuyla yine Cannes’a yön verenleri önümüze serdi Filmekimi. Daha izlenmeden taparcasına beklenen film listeleri oluşturttu sinemaseverlere. Bu ne denli doğru bir bakış açısı bilmiyorum ama sevmek böyle bir şey olsa gerek. Ancak beklentiye girip sonradan çökmek handikapını da içinde barındırması iki ucu da zararlı kılıyor. Neyse... Gelelim bu yıl payıma düşenlerden aldığım paylara:
**Önemli bir not olarak şunu yazmak istiyorum başlamadan: Filmlerin adlarının yanında göreceğiniz yorumlar bende bıraktıkları etkilerdir. O filmlere dair duyumsadıklarımdır, iç döküşlerimdir. Sizi etkilemesini istemem, katılırsanız “bir kişi daha öyle düşünmüş” derim katılmazsanız “fikirler, duygular çeşitlendikçe çoğalır”a bırakırım sizi ve kendimi :)
Filmekimi kitapçığını elime aldım, orta sayfadaki film listesindeki sırayla başlıyorum.
Ilo Ilo: Giriş, gelişme, sonuç itibarıyla bende hiçbir etkili duygu bırakmayan vasat altı bir film. Uzakdoğu’nun orta sınıf mutsuz bir ailesinin yanına gelen Filipinli hizmetçileriyle yer yer sadizme kayan duygu şiddetlerini içinde barındırıyor. Yine ekonomik sıkıntılar, yine aile içi iletişimsizlik, yine yine yine. Senaryo vasat, ortaya çıkan işten arda kalan sıkıntıdan başka bir şey değil.
La Vie D’Adéle (Mavi En Sıcak Renktir): Bu film yarattığı coşku halesiyle geldi kuruldu perdeye tabii. Kötü düşünmek ne mümkün. İzleyeni büyüleyen bir film. Büyüsü nerden geliyor onu biraz eşelemek gerek. Biliyorsunuz Cannes’da ödüllendikten sonra gerek oyuncuların yönetmene ettikleri laflar, gerek yönetmenin verdiği cevaplar derken film büyüdükçe büyüdü. (180 dk’dan daha fazla ne kadar büyür onu da gördük) İnanın, film hakkında söylenenler zerre umrumda değil. Zaten spekülasyonlar ancak reklama yarıyor. Filmi izlediğimde gördüğüm “mükemmel bir aşk anlatımı”ndan başka bir şey değil. Ha bu küçük bir şey mi? Hayır! Önemsiz mi? Hayır! Adele’in hayatından kesitler, zaten filmin adında bize duyurulan ipucu.
Yönetmenin sineması hakkında pek bir bilgim yok. Diğer filmlerinde ele aldığı konuları insanı delirtecek kadar detaylandırarak verip vermediğini bilmiyorum. Mavi’de tercih ettiği yakın planlar alamet-i farikasıdır belki de. Rahatsız etmeyi tercih ediyordur zannımca. Çünkü Mavi içine girdiği yaşamları rahatsız edecek derecede detaylandıran bir film olmuş. Adele’in aşkın içine düşmesiyle kontrol edemediği hislerinin davranışa dönüşmesi, tipik aşk hallerinin de dışavurumu aslında. Hangi âşık kontrollü ki? Kontrolsüzlük hali filme de yansımış ki film izlediğimizi unutturacak derecede giriyoruz filmin içine ve aslında filmi değil Adele’i izliyoruz. Filmin başarısı bence bu. Onun dünyasının içine, onun gözlerinin derinliklerine sokabiliyor bizi. Mavi için söyleyeceklerim bu kadar şimdilik.
Metro Manila: Fakirlik her yerde kötü, fakirler her yerde ezilen... Yer Filipinler... İnanın bana bir ailenin başına gelebileceklerin haddini hesabını biz Öyle Bir Geçer Zaman ki’den biliyoruz. Metro Manila’nın ailesi Akarsu ailesinden bir tık şanslı o kadar.
3X3D: 3 bölümden oluşan bir 3D dünyası. Galiba 3D’yi ancak böyle filmlerde sevebilirim. 20 dk’lık bölümler. İlk bölümü geçiyorum, hiçbir halt anlamadım o bölümden. İkinci bölümde sinemasapienleri izlemek epey eğlenceliydi. Sinema tarihine günahlarıyla, sevaplarıyla dokunmak ve tarihi baştan izlemek sinemaseverler için iyi, genel izleyici için ne ifade eder bilemem. Üçüncü bölüme de değinmek istemiyorum. Godard beni boğuyor.
Michael Kohlhaas: Baştan söyleyeyim filmi seçme nedenim tamamen Mads Mikkelsen. Böyle ciddi (!) bir seçim sebebinden sonra filme mantıklı bir yaklaşım geliştirmemi bekleyemezsiniz, değil mi? Ancak şunu söyleyebilirim: Kafka, bu filmin uyarlamasının yapıldığı novella için zamanında “Ne zaman aklıma gelse gözyaşlarıma hâkim olamıyorum” demiş. Okumak zevkli olabilir de izlemek sadece Mads varsa zevk verir, onu diyeyim.
Fruitvale Station (Son Durak: Filmin bittiği anı aklıma getiriyorum ve gözlerimizdeki yaşın sadece filmle alakalı olmadığını, filmin bizi Gezi sürecini ve hatta şimdiki zamanı tekrar tekrar hatırlattığını düşünüyorum. Son Durak, Filmekimi başlarken en fazla merak ettiğim filmlerden biriydi. Nedeni ödül sezonunda adını duyacağımız filmlerden birini erken görebilmek ve bu filme ne kadar umut bağlayabileceğimi test etmekti. Doğrusu, listeme koymakta tereddüt etmediğim Son Durak’ın sezonu sonuna kadar görütebileceğine inanıyorum hâlâ. Tıkır tıkır işleyen bir film ve insanı isyan ettirecek bir konusu var. Gerçek hayattan alınan bir olay ve gerçekten çok acı. Tüm bunlar bir filmi çok iyi yapmaya yetmez tabii ama çok çok etkilemeye yeter. Son Durak’ın yaptığı da bu.
Sanırım çok uzayacak yazı, dolayısıyla ilk 3 günün özeti olsun buraya kadarkiler. Şimdi genel olarak Filmekimi’ne bakıp izlediklerim arasından en iyi 5’i çıkarabilir miyim bakayım.
La Vie D’Adele (Mavi En Sıcak Renktir)
Gloria
Fruitvale Station (Son Durak)
Mamarosh (Ana Kuzusu)
La Danza de La Realidad (Gerçeğin Dansı)
ve La Passé (Geçmiş)
6 oldu ama idare ediverin :) Filmler sıralı değildir. Ancak La Passé’nin ilk sırada olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
14 Eylül 2013 Cumartesi
Filmekimi 2013 - Listem
Günlük hayata bir hafta tatlı bir ara tadında olan Filmekimi kapımızı çalmaya başladığında heyecanlanmaya da başlamıştık çünkü Cannes seçkisindeki filmler genellikle bizde Filmekimi seçkisinde de yer aldığından izlenebilecek filmleri düşündükçe Filmekimini daha da sabırsızlıkla bekler olmuştuk. Bu yıl da rota şaşmadı ve birçok güzel ve hatta ödül sezonunda adını duyacağımız birkaç isim seçkide yer aldı. (Gravity listede yer almıyor ancak bu filmin gösterileceği yolunda epey duyumlar var, bekleyelim bakalım)
**Süpriz film, Locke olarak açıklandı; Gravity hayalleri vizyona kaldı :)
Aşağıda görmek istediğim filmler yer alıyor. Listeyi daha fazla kısaltamadım çünkü her bir filmi farklı nedenlerle veya benzer sebeplerden görmek istiyorum doğrusu. Yerli sinemamızın güzide örneklerinden Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi de Filmekimi'nde gösterilecek. Ben filmi izlediğim için listeme almadım, sizin aklınızda bulunsun.
Filmler Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı City's sinemalarında gösterilecek, listedeki mekan kısaltmalarını ve tarihlerini kısaca film bilgilerini http://filmekimi.iksv.org/tr/index.asp adresinden aldım. Merak edenler, konularına zaten adresten ulaşabilirler.
İyi seyirler ve bilet bulabilme konusunda da bol şanslar
SEN ŞARKILARINI SÖYLE - INSIDE LLEWYN DAVIS
Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen
Oyuncular: Oscar Isaac, Carey Mulligan, Justin Timberlake, Ethan Phillips, John Goodman, Garrett Hedlund
ABD, 2013
A 1 Sa. 11.00 / A 2 Ça. 21.30 / NC 3 Pe. 21.30
SON DURAK - FRUITVALE STATION
Yönetmen: Ryan Coogler
Oyuncular: Michael B. Jordan, Melonie Diaz, Octavia Spencer, Kevin Durand, Chad Michael Murray, Ahna O'reilly, Ariana Neal, Keenan Coogler
ABD, 2013
B 29 Pz. 19.00 / B 30 Pt. 13.30 / A 3 Pe. 21.30 / NC 5 Ct. 11.00
GEÇMİŞ - LE PASSÉ
Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Bérénice Bejo, Tahar Rahim, Ali Mosaffa, Pauline Burlet, Elyes Aguis, Jeanne Jestin, Sabrina Ouazani, Babak Karimi, Valeria Cavalli
Fransa-İtalya, 2013
A 30 Pt. 13.30 / NC 1 Sa. 21.30 / B 3 Pe. 21.30 / A 4 Cu. 21.30
BAŞKA SÖZE GEREK YOK – ENOUGH SAID
Yönetmen: Nicole Holofcener
Oyuncular: James Gandolfini, Julia Louis-Dreyfus, Toni Collette, Catherine Keener, Ben Falcone
ABD, 2013
A 28 Ct. 13.30 / NC 3 Pe. 13.30 / NC 6 Pz. 11.00
3X3D
Yönetmen: Jean-Luc Godard, Peter Greenaway, Edgar Pêra
Oyuncular: Nuno Melo, Jorge Prendas, Miguel Monteiro
Portekiz, 2013
B 28 Ct. 13.30 / A 29 Pz. 11.00 / NC 2 Ça. 13.30
CHARLIE COUNTRYMAN'İN GEREKLİ ÖLÜMÜ - THE NECESSARY DEATH OF CHARLIE COUNTRYMAN
Yönetmen: Fredrik Bond
Oyuncular: Shia Labeouf, Evan Rachel Wood, Mads Mikkelsen, Til Schweiger, Rupert Grint, James Buckley, Vincent D'onofrio
Romanya-ABD, 2013
NC 29 Pz. 21.30 / NC 30 Pt. 11.00 / A 5 Ct. 11.00
ADALET İÇİN - MICHAEL KOHLHAAS
Yönetmen: Arnaud des Pallières
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Mélusine Mayance, Delphine Chuillot, David Kross, Bruno Ganz, Denis Lavant, Roxane Duran
Fransa, 2013
A 30 Pt. 11.00 / NC 1 Sa. 19.00 / B 2 Ça. 11.00 / B 6 Pz. 13.30
SON ŞANS - THE CONGRESS
Yönetmen: Ari Folman
Oyuncular: Robin Wright, Harvey Keitel, Jon Hamm, Paul Giamatti, Kodi Smit-Mcphee, Danny Huston, Sami Gayle, Michael Stahi-David, Michael Landes
İsrail-Almanya-Polonya-Lüksemburg-Fransa-Belçika, 2013
NC 28 Ct. 16.00 / A 1 Sa. 19.00 / B 2 Ça. 19.00 / NC 3 Pe. 11.00
DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN - AS I LAY DYING
Yönetmen: James Franco
Oyuncular: James Franco, Logan Marshall-Green, Danny Mcbride, Tim Blake Nelson, Ahna O'reilly, Beth Grant, Jim Parrack, Jesse Heiman, Scott Haze
ABD, 2013
NC 3 Pe. 16.00 / NC 4 Cu. 21.30 / B 6 Pz. 11.00
BALAYI - LIBANKY
Yönetmen: Jan Hrebejk
Oyuncular: Anna Geislerova, Stanislav Majer, Jiri Cerny, Kristyna Fuitova, David Maj, Jiri Sestak, Jana Radojcicova, Matej Zikan, Vlastimil Dusek, Eva Kukuckova
Çek Cumhuriyeti-Slovakya, 2013
B 28 Ct. 11.00 / NC 4 Cu. 19.00 / A 5 Ct. 16.00
SADECE AŞIKLAR HAYATTA KALIR - ONLY LOVERS LEFT ALIVE
Yönetmen: Jim Jarmusch
Oyuncular: Tilda Swinton, Tom Hiddleston, Mia Wasikowska, John Hurt, Anton Yelchin, Jeffrey Wright, Slimane Dazi
İngiltere-Almanya, 2013
A 29 Pz. 21.30 / NC 30 Pt. 19.00 / B 4 Cu. 16.00 / A 6 Pz. 16.00
ÖLÜMSÜZ AŞK - AIN'T THEM BODIES SAINTS
Yönetmen: David Lowery
Oyuncular: Rooney Mara, Casey Affleck, Ben Foster, Nate Parker, Keith Carradine
ABD, 2013
NC 29 Pz. 19.00 / NC 1 Sa. 11.00 / B 5 Ct. 21.30 / A 6 Pz. 19.00
GERÇEĞİN DANSI - LA DANZA DE LA REALIDAD
Yönetmen: Alejandro Jodorowsky
Oyuncular: Brontis Jodorowsky, Pamela Flores, Jeremias Herskovits, Alejandro Jodorowsky, Bastian Bodenhöfer, Andres Cox, Adan Jodorowsky, Cristobal Jodorowsky
Fransa-Şili, 2013
NC 30 Pt. 13.30 / A 1 Sa. 21.30 / B 2 Ça. 21.30 / A 3 Pe. 13.30
MAVİ EN SICAK RENKTİR - LA VIE D'ADÈLE CHAPITRE 1 ET 2
Yönetmen: Abdellatif Kechiche
Oyuncular: Léa Seydoux, Adèle Exarchopoulos, Salim Kechiouche, Mona Walravens, Jérémie Laheurte
Fransa, 2013
A 28 Ct. 21.30 / NC 29 Pz. 16.00 / B 30 Pt. 21.30 / A 2 Ça. 16.00
GLORIA
Yönetmen: Sebastián Lelio
Oyuncular: Paulina García, Sergio Hernández, Diego Fontecilla, Fabiola Zamora, Coca Guazzini, Hugo Moraga, Alejandro Goic, Liliana García, Antonia Santa Maria, Luz Jiménez, Marcial Tagle
Şili-İspanya, 2013
B 1 Sa. 19.00 / NC 2 Ça. 19.00 / A 4 Cu. 11.00 / A 6 Pz. 21.30
KATİL AVI - WARA NO TATE
Yönetmen: Takashi Miike
Oyuncular: Takao Osawa, Nanako Matsushima, Tatsuya Fujiwara, Goro Kishitani, Masatoh Ibu, Kento Nagayama, Kimiko Yo, Tsutomu Yamazaki
Japonya, 2013
NC 1 Sa. 13.30 / B 3 Pe. 11.00 / NC 6 Pz. 19.00
GENÇ VE GÜZEL - JEUNE & JOLIE
Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Marine Vacth, Geraldine Pailhas, Frederic Pierrot, Fantin Ravat, Johan Leysen, Charlotte Rampling
Fransa, 2013
3 Pe. 19.00 / B 4 Cu. 21.30 / A 5 Ct. 19.00
BÜKREŞ'E GECE ÇÖKTÜĞÜNDE YA DA METABOLİZMA - CÂND SE LASA SEARA PESTE BUCUREŞTI SAU METABOLISM
Yönetmen: Corneliu Porumboiu
Oyuncular: Diana Avramut, Bogdan Dumitrache, Mihaela Sirbu, Alexandru Papadopol, Alexandru Jitea, Gabriela Cretan
Romanya-Fransa, 2013
NC 28 Ct. 11.00 / B 30 Pt. 11.00 / B 2 Ça. 13.30 / A 5 Ct. 13.30
ATEŞLİ BAKIŞLAR - THE LOOK OF LOVE
Yönetmen: Michael Winterbottom
Oyuncular: Steve Coogan, Tamsin Egerton, Imogen Poots, Anna Friel, James Lance, Chris Addison, Matthew Beard, Simon Bird, Kieran O'brien, David Walliams, Stephen Fry
İngiltere, 2013
NC 29 Pz. 13.30 / A 30 Pt. 19.00 / B 1 Sa. 13.30 / A 4 Cu. 13.30
HELI
Yönetmen: Amat Escalante
Oyuncular: Armando Espitia, Andrea Vergara, Linda Gonzalez, Juan Eduardo Palacios
Meksika-Almanya-Hollanda-Fransa, 2013
A 28 Ct. 19.00 / B 1 Sa. 16.00 / NC 5 Ct. 13.30 / B 6 Pz. 19.00
7 Eylül 2013 Cumartesi
Vazgeçebilenler
gerçek âşıklar
filmin âşıkları
Madonna'nın ikinci yönetmenlik denemesi, dolayısıyla ikinci filmi W.E.... Evet, yönetmen şarkıcı olunca hele ki bir önceki filmi pek sevilmeyince hatta ve hatta W.E. Venedik FF'de yuhalandı haberleri gelince filme mesafeli yaklaşmak olası. Aslında mesafeli durmak her iş için iyi, anlam yükledikçe bulduğumuzla yetinmemek ve basbayağı iyi filmleri beğenememek gibi insanî sıkıntılar içine girebiliyoruz.
Film İngiltere r-tarihinin en ayrıksı krallarından birinin Kral 8. Edward'ın hayatının bir kesitine, Wallis Simpson'la ilişkisine odaklanıyor (gibi görünüyor) Tabiî ki konu çekici çünkü tahtı sevdiği kadın için terk etmiş bir adam söz konusu, aşkın kazandığı nadir durumlardan biri ve hatta gerçeği... Eşeledikçe bir peri masalından ziyade acının, tükenmişliğin, tecrit edilmenin öteye beriye savurduğu insanları izliyoruz aslında filmde. Belki Kral Edward'ın terk ettiği taht, maddi bir değer olarak zaman içinde önemini yitiriyor ama hem Edward'ın hem de Wallis'in içine sürüklendikleri tecrit canlarını acıtıyor. Aşkın kazandığı nadir durumlardan biri olarak karşıladığımız gelişmeler, kazançtan çok yüke dönüşüyor. Ve tabiî insan ister istemez soruyor: değer mi?
W.E. adını Wallis ve Edward'ın kısaltmasından alıyor ancak 1998'de başlayan ikinci bir hikâye daha var filmde ki aslında bu hikâye filmin birincil hikâyesi. Adını aldığı Wallis Simpson'la bir nevi aynı bedbaht kaderi paylaşan Wally, zaengin psikiyatr kocasıyla New York'un korunaklı kalelerinden birinde, bir apartmanda yaşıyor. Wally'nin dışarıdan baktığımızda resmen hastalıklı bir şekilde Wallis'in öyküsüne olan ilgisi, kendi hayatını bina ettiği mutsuzlukla örtüşüyor. Özellikle Wallis'in ilk evliliğiyle paralellik gösteren kendi evliliği içinden çıkılmaz bir ızdıraba döndükçe, muhtaç olduğu özgüveni Wallis'in hikâyesinden edinmeye başlıyor Wally. Bu noktada film tarihle günümüzü (yani yakın geçmişi) iç içe geçirip iki kadını buluşturuyor.
Filmi izlerken anlamlandıramadığım nokta, yakın geçmişteki hikâyenin odağındaki Wally'nin kendi dünyasını kurmak konusunda bu kadar korkak olması. Çok güzel bir kadın, etrafında kendine ilgi gösteren insanlar da var ancak o, kendisini aldattığını bilen, kendisine kötü davranan kocasının yanına evine dönüyor her akşam. Üstelik kocası çoğu zaman evde bile değil. Olduğunda da açık şekilde sözlü ve fizikî şiddet uyguluyor kadına. Tüm bunları yaşarken neden Wally orada olmaya, durmaya devam ediyor. Kabul edilmiş çaresizlikle bağdaştıramıyorum ben bu durumu. Sahip olduğu sosyal statüden uzak kalma korkusu da olamaz çünkü zaten o ortam içinde de mutsuz. Hiçbir şekilde o hayatı sevdiğini gösterir bir nüve yok filmde. Dolayısıyla bunca çekingenlik niye? Paralellik kurduğu ve hikâyesini adeta yaşadığı Wallis bunca cesurken üstelik... Hikâyenin açık kalan kısmı bu bence. Dolayısıyla filmin uzamasına da sebebiyet veren toparlanma anlarına kolay erişemiyoruz filmi izlerken.
Netice itibarıyla W.E., çok da yuhalanacak bir film değil. Tamam, öyle huşû içinde izlenecek bir film olmayabilir, ancak çok kötü diye yaftalamakta da iyi niyet aranamaz.
filmin âşıkları
Madonna'nın ikinci yönetmenlik denemesi, dolayısıyla ikinci filmi W.E.... Evet, yönetmen şarkıcı olunca hele ki bir önceki filmi pek sevilmeyince hatta ve hatta W.E. Venedik FF'de yuhalandı haberleri gelince filme mesafeli yaklaşmak olası. Aslında mesafeli durmak her iş için iyi, anlam yükledikçe bulduğumuzla yetinmemek ve basbayağı iyi filmleri beğenememek gibi insanî sıkıntılar içine girebiliyoruz.
Film İngiltere r-tarihinin en ayrıksı krallarından birinin Kral 8. Edward'ın hayatının bir kesitine, Wallis Simpson'la ilişkisine odaklanıyor (gibi görünüyor) Tabiî ki konu çekici çünkü tahtı sevdiği kadın için terk etmiş bir adam söz konusu, aşkın kazandığı nadir durumlardan biri ve hatta gerçeği... Eşeledikçe bir peri masalından ziyade acının, tükenmişliğin, tecrit edilmenin öteye beriye savurduğu insanları izliyoruz aslında filmde. Belki Kral Edward'ın terk ettiği taht, maddi bir değer olarak zaman içinde önemini yitiriyor ama hem Edward'ın hem de Wallis'in içine sürüklendikleri tecrit canlarını acıtıyor. Aşkın kazandığı nadir durumlardan biri olarak karşıladığımız gelişmeler, kazançtan çok yüke dönüşüyor. Ve tabiî insan ister istemez soruyor: değer mi?
W.E. adını Wallis ve Edward'ın kısaltmasından alıyor ancak 1998'de başlayan ikinci bir hikâye daha var filmde ki aslında bu hikâye filmin birincil hikâyesi. Adını aldığı Wallis Simpson'la bir nevi aynı bedbaht kaderi paylaşan Wally, zaengin psikiyatr kocasıyla New York'un korunaklı kalelerinden birinde, bir apartmanda yaşıyor. Wally'nin dışarıdan baktığımızda resmen hastalıklı bir şekilde Wallis'in öyküsüne olan ilgisi, kendi hayatını bina ettiği mutsuzlukla örtüşüyor. Özellikle Wallis'in ilk evliliğiyle paralellik gösteren kendi evliliği içinden çıkılmaz bir ızdıraba döndükçe, muhtaç olduğu özgüveni Wallis'in hikâyesinden edinmeye başlıyor Wally. Bu noktada film tarihle günümüzü (yani yakın geçmişi) iç içe geçirip iki kadını buluşturuyor.
Filmi izlerken anlamlandıramadığım nokta, yakın geçmişteki hikâyenin odağındaki Wally'nin kendi dünyasını kurmak konusunda bu kadar korkak olması. Çok güzel bir kadın, etrafında kendine ilgi gösteren insanlar da var ancak o, kendisini aldattığını bilen, kendisine kötü davranan kocasının yanına evine dönüyor her akşam. Üstelik kocası çoğu zaman evde bile değil. Olduğunda da açık şekilde sözlü ve fizikî şiddet uyguluyor kadına. Tüm bunları yaşarken neden Wally orada olmaya, durmaya devam ediyor. Kabul edilmiş çaresizlikle bağdaştıramıyorum ben bu durumu. Sahip olduğu sosyal statüden uzak kalma korkusu da olamaz çünkü zaten o ortam içinde de mutsuz. Hiçbir şekilde o hayatı sevdiğini gösterir bir nüve yok filmde. Dolayısıyla bunca çekingenlik niye? Paralellik kurduğu ve hikâyesini adeta yaşadığı Wallis bunca cesurken üstelik... Hikâyenin açık kalan kısmı bu bence. Dolayısıyla filmin uzamasına da sebebiyet veren toparlanma anlarına kolay erişemiyoruz filmi izlerken.
Netice itibarıyla W.E., çok da yuhalanacak bir film değil. Tamam, öyle huşû içinde izlenecek bir film olmayabilir, ancak çok kötü diye yaftalamakta da iyi niyet aranamaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




