7 Mayıs 2014 Çarşamba

Sinemanın Edebiyatla Buluşması



Yirminci yüz yıl bize bie sanat armağan ederek çekildi tarihten: Sinema. Aslında sinemanın ortaya çıkış tarihi bir icat gibi görülerek 1895 yılı işaret edilir. Ancak bu sinematografinin bulunuş yılıdır. Sinema bir icat değildir, sadece sinematografinin icadının sonucu olarak doğmuştur sinema denilebilir.

1895’ten hemen bir yıl sonra Osmanlı topraklarına adımı atmıştır sinamatografi ve II. Abdülhamid’in saray çevresinde yaptırdığı gösterimlerin ardından bir iki yıllık süreç içinde de Beyoğlu’na sıçramıştır gösteriler. Her daim yeniliğe aç insanoğlunun sinemayı da yenir yutulur bir şey belleyip çabucak tüketmeye başlamasıyla yeni yönelimlere eğilme ihtiyacı doğmuştur sinema için. Evet, her şeyin kökeninde yatan o yenileşme heyecanı ve tüketmenin verdiği zevk yeni kapıları çalmasına vesile olmuştur bu daha emekleme aşamasındaki sinemanın.

Sinema için tüm sanatların birleşimi derler. Hani öyledir de en son doğan küçük kardeş gibi sanki tüm abilerinin ve ablalarının kıyafetlerini giyen, üzerine bol veya dar gelenleri ata ata tam uyanını bulmaya çalışan çocuklara benzetebilir miyiz sinemayı? Olsa olsa o kıyafetlerden kendine uygun olanını biçme ve dikme yöntemiyle kendine mal eden çocuk diyebiliriz belki. İşte tam da bu aşamada, kıyafetin “konu” sorununa çözümü edebiyatta bulan sinema kardeş, abisi/ablası edebiyatın kapısını tıklatmaya başlar.

Konulu film çekebilme gayreti en başta insanları eğlendirme amacı taşısa da gittikçe ciddi bir uğraş haline dönüşmüş ve sinemanın hikâye anlatabilme gücü onu daha güçlü bir hale getirmiştir. Yeri geldiğinde güçlü bir propaganda aracına bile dönüşmüştür sinema. Tarihin tozlu yapraklarını çevirdiğimizde ve hâlâ sinemanın nasıl etkili bir kitle aracı olduğu gerçeği karşımıza çıkar. Bu özelliğini bir kenara itip sadece hikâye anlatma açısından baksak bile, ele aldığı hikâyeyi nasıl anlattığı veya anlatması gerektiği sorunsalı, sinema üzerine düşünenlerin sayısını artırmış ve elbette sinema yazarları, akımlar, heyecanlar bu sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla sinema artık evin küçük çocuğu değil, asrın sanatı haline gelmeye başlamıştır. İşte sinemanın konu sıkıntısını aşmasına yardım eden büyük güç edebiyat, sinemadan da faydalanmaya böylece başlar. yani sebep sonucu sonuç da sebebi etkiler.

Sinemanın edebiyatla ilk buluşması uyarlamalar sayesinde olmuştur. Yukarıda da dediğimiz gibi, edebiyatın kapısı “hikâye” aşamasında çalınmıştır. Gerek roman gerekse öykü türü sinema için müthiş malzemeler barındırır ancak iki sanatın ilk buluşması tiyatro metinleri etrafında gerçekleşmiştir. Tiyarto oyunlarının sinema senaryosuna benzerliği hatta senaryonun çıkış kaynağını göstermesi bakımından önemlidir. Tiyatro oyuncularının ve yönetmenlerinin sezon oyunları bitince bu oyunları bir kamera çekimi eşliğinde beyaz perdeye taşımaları sinema ile tiyatronun ilk beraberliklerinin sinyalini verir. Ancak sinema tiyatrolaşma etkisinden çarçabuk kendini sıyırır ve kendi yoluna devam eder. Dolayısıyla tiyatro metinleri üzerinden başlayan bu dostluk yerini özellikle roman ve sinema dostluğuna bırakır.

Şimdiye kadar yapılan edebiyat uyarlamalarına baktığımızda seçilen başat türün roman olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Roman hem boyutu hem de olaylar zinciri açısından hikâyeden daha kapsamlı bir veri sunar sinemaya. Özellikle olay odaklı macera veya polisiye diyebileceğimiz tür romanları ile aşk içerikli türlü piyasa romanları sinemanın hikâye anlatma hevesini doyuran kaynaklar olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

Günümüzde çok satan romanların kurgusunun hızlı aktığını tıpkı bir sinema filmi gibi olayların gözümüzün önünde canlandırıldığını görebiliriz. Bu, sinemaya aktarılabilme heyecanının da getirdiği birtakım yazar beklentilerinden kaynaklanmaktadır. Aslında şunu da unutmamak gerekir ki günümüzün okuyucusu aynı zamanda iyi birer izleyicidir. Dolayısıyla okuma ile izleme eylemlerini iç içe geçiren eserler daha çok okunmakta ve dolayısıyla daha çok satmaktadır.

Kendi dilini zamanla kuran sinemanın edebiyatı da etkilemesi kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır. “Sinema edebiyattan nasıl uyarlamalar yapmışsa, edebiyattan etkilenmişse, edebiyatın da sinema anlatımından etkilenmesi kaçınılmazdır” diyen ve kendi eserleri de sinemaya uyarlanan Osman Şahin gibi, Erol Çankaya da, “çağımızın romancısı, okuyucusunun aynı zamanda sinema seyircisi olduğunu unutmamalı” söylemiyle roman yazarken sinemasal düşündüğünü vurgulamaktadır. Dolayısıyla şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki edebî metinler, pek çok yönetmene esin kaynağı olurken, sinema da çoğu yazarın hayal gücünü etkilemiş, sinematografik romanlara zemin hazırlamıştır.

1 yorum:

  1. Tarihin tozlu yaprakları gibi ifadeleri kullanma bence :) sadece küçük bir tavsiye. İyi yazmalar

    YanıtlaSil